2. TAKIM
KURAKLIK VE SABIR
1.Pınar Ö. -Şehit Yakup Özel OO
2.Furkan Efe B. - Seher Vuslat Aytemiz OO
3.Zeynep Naz S. -Turgut İçgören OO
4.Adil D. - Karacaoğlan OO
5.Defne K. - Kayadibi OO
Koordinatör : Nazmiye BAYRAMBEĞ
1. TAKIM
ORMANDAN GELEN DOSTLUK
1.Rakip E. - Galip Çetin OO
2.Nisan E. Ö. - TOKİ Mehmet Akif Ersoy OO
3.Fatma Ela B. -Karacaoğlan OO
4.Kardelen S. - Kayadibi OO
5. Hasan E. S. -TOKİ Mehmet Akif Ersoy OO
6.Köksal Koray K.-Seher Vuslat Aytemiz OO
Koordinatör : Handan ÖZGÜLER
Düzenleyen : Reşat ÖZBAY /Turgut İçgören Ortaokulu

3. TAKIM
DÖNÜM NOKTASI
1.Sudenaz Y. -Galip Çetin OO
2.Ecrin D. - TOKİ M. Akif Ersoy OO
3.Ümran K. -Şehit Yakup Özel OO
4.Furkan G.- Karacaoğlan OO
5.Göktuğ A. -Kayadibi OO
6.Ediphan D. - Seher Vuslat Aytemiz OO.
Koordinatör : Reşat ÖZBAY
4. TAKIM
DEFNE’NİN DEPREM ANISI
1. F. Ebrar G. -Galip Çetin OO
2.Mert T. -Şehit Yakup Özel OO
3.Ayten İ. -Karacaoğlan OO
4. Ecrin K. - Turgut İçgören OO
5. Dicle B.- Kayadibi OO
6. Eylül N. - Seher Vuslat Aytemiz OO
Koordinatör : Emre DAĞİLMIŞ
5. TAKIM
NURİ AMCANIN AKİDE ŞEKERİ
1.İclal D. -Şehit Yakup Özel OO
2.Rahman G. -Karacaoğlan OO
3.Mennan Y. - Turgut İçgören OO
4. M. Naz O. -Galip Çetin OO
5.Samira K. - Seher Vuslat Aytemiz OO
Koordinatör : Fatih ŞAHİN
6.TAKIM
ESİN’İN DUYARLILIĞI
1.Sebiha O. - Şehit Yakup Özel OO
2. Hacer K. - Seher Vuslat Aytemiz OO
3.Ali A. - Galip Çetin OO
4. T. Kaan T. - Galip Çetin OO
5. Cansın K. - TOKİ Mehmet Akif Ersoy OO
Koordinatör : Gözde KÖSE
7. TAKIM
KAYIP SAAT İÇİNDE YİTİRİLMEYEN DEĞERLER
1.Selçuk O. -Şehit Yakup Özel OO
2.Elif B. -Galip Çetin OO
3.Halime S. - Turgut İçgören OO
4. Muhammet İ. - Kayadibi OO
5.Kerem Y. - TOKİ Mehmet Akif Ersoy OO
Koordinatör : Havva ÜNLÜ

Gözlerini açmaya çalıştı ama sanki göz kapaklarında tonlarca yük var gibiydi. Neden sonra hafifçe araladığı gözleriyle etrafını süzmeye başladı. Neresiydi burası? Odadaki her şey yabancı geldi kesinlikle bilmediği bir yerde yatıyordu.
ORMANDAN GELEN DOSTLUK
Başını çevirmediği halde, yan tarafından yanağına vuran sıcaklık, yanık odun kokusu, çıtırtıların oluşturduğu müzikten anlayabiliyordu. Bir şöminenin yanındaydı.
En son neler yaptığını hatırlamaya çalıştı. Anne babasıyla arabanın içindeydi, şarkılar söyleyip gülüyorlardı. Sonra sık ağaçların olduğu koyu yeşil bir ormanda durdular, babası mangalı yakmakla uğraşıyordu; annesi ise salata yapmaya koyulmuştu.
“Ben de babamı bir süre izledim, sonra kuru odun parçaları toplamak için çevrede gezinmeye başladım.” diye düşündü çocuk.
Peki neden şimdi bu hiç bilmediği odadaydı? Annesiyle babası neredeydi? Başı neden zonkluyordu? Kafasında daha bunun gibi birçok soru dönüp dururken, birden kapının açıldığına işaret bir gıcırtı sesiyle irkildi.
Önce kapının açıldığını ardından ayak seslerinden içeri doğru giren birinin olduğunu anlamıştı. Ayak sesleri durdu. Yanında duran adamı korkarak süzdü. Beyaz saçlı, uzun boylu, çamurlu botlarıyla yaşlı bir adam karşısında durmuş ona bakıyordu.
- Karnın aç mı evlat?
- Siz kimsiniz? Benim burada ne işim var?
- Evlat, seni ormanda bulduğumda, bir ağacın altında baygın yatıyordun.
Yavaş yavaş olanları hatırlamaya başladı. Odun toplamak için ormanın içinde ilerlediğini, sonra çalıların arkasında bir çıtırtı duyduğunu hatırladı. Korkuyla kaçmaya çalışırken ayağının bir anda taşa takıldığını ve tozlu yolda yokuş aşağı yuvarlandığını anımsadı. Elini başının arkasına götürdü.
Zonklamanın sebebini şimdi daha iyi anlıyordu. Kafasının arkasındaki şişliği fark etmişti. Demek kaçmaya çalışırken düşünce, kafasını da bir yere vurmuş ve bayılmıştı.
- Evlat, daldın. Neler geçiyor aklından?
- Nasıl bayıldığımı hatırladım.
- Yalnız başına ormanda ne işin vardı? Annen baban nerede?
- Annem ve babamla pikniğe gelmiştik. Sonra çalı çırpı toplamak için ağaçların arasında ilerledim, bir ses duyup korkunca kaçmaya başladım ve sonuçta gözlerimi bu odada açtım. Bana yardım edebilir misiniz?
- Elbette evlat. Ama önce bir şeyler yemelisin ki gücün yerine gelsin. Sen yemeğini yerken, ben de senin üzerine uygun bir şeyler bulayım. Üstün başın toz kir içinde kalmış.
- Tamam, çok teşekkür ederim.
Odadan çıkan yaşlı adam bir süre sonra elinde dumanı tüten çorba kasesiyle geri döndü.
Hızlıca önüne konan çorbayı içerken bir taraftan da annesini ve babasını düşünüyordu çocuk. Kimbilir ne kadar merak etmişlerdir.
- Evde telefonum yok evlat. Hava kararmaya başladı bile, istersen yarın ilk ışıkla aileni aramaya çıkabiliriz.
Bir an önce evine dönmek istemesine rağmen yorgunluğu ağır basmıştı. Adamın önerisini kabul etti.
- Bu arada benim adım Ahmet, ya senin adın ne evlat?
- Benim adım da Emir.
İlk korkusu geçen çocuk, yaşlı adamın yanında duran köpeği yeni fark etmişti. Bu köpek çalılıkların arasından karşısına çıkan köpekti.
“Aslında hiç de korkulacak bir köpek değilmiş.” diye düşündü. Ama o anki korku ve paniği yüzünden olaylar bu hale gelmişti.
Günün yorgunluğu kendini hissettirmeye başlamıştı. Bir süre sonra uykuya daha fazla karşı koyamayarak gözleri kapandı, huzursuz bir rüyaya daldı.
Sabah olmuştu, gözlerini açtı. Nerede olduğunu bir an anlayamasa da sonradan dün olanları hatırladı.
Gözleri yaşlı adamı aradı ama bulamadı. Hızlıca yataktan fırladı. Kapıyı açınca, yaşlı adamın kucağında odunlarla geldiğini gördü.
- Uyandın mı evlat? Ben de sen uyurken odun toplamaya gittim. Şöminemizi yakıp güzel bir kahvaltı yapar, sonra da yola koyuluruz.
Hızlı bir şekilde şömineyi yakıp, sıcacık odada kahvaltılarını yaptılar. Sonra yaşlı adamla birlikte ağaçların arasında yürümeye başladılar. Bir taraftan da “annneee, babaaa” diye bağırıyordu. Birden adını duyar gibi oldu.
Sanki uzaklardan bir ses, “Emirrr” diye bağırıyordu.
Sesin geldiği yöne doğru koşmaya başladılar. Ağaçların arasında anne ve babasını gördü. Aman Allah’ım gerçekten onlar mıydı?
Annesi “oğluummm” diyerek oğluna doğru koştu. Ailesine kavuşan Emir’in mutluluğuna diyecek yoktu. Emir’in yokluğunu fark ettiklerinde elleri ayaklarına dolanmış, her yerde çocuklarını aramışlardı.
Yaşlı adamı sonradan fark eden çift soru dolu gözlerle yaşlı adama baktılar. Emir ailesine başından geçen olayları bir bir anlattı.
Yaşlı adama teşekkür eden ailesi, Ahmet amcaya teşekkür etmek amacıyla, onu evlerine misafir olarak davet ettiler.
Bu olaylardan sonra Emir’in babası ve Ahmet amca sıkı dost oldular. Kimsesi olmayan Ahmet amca da onları kendi ailesi yerine koyup onlara sonsuz bir sevgiyle bağlandı.
Kötü başlayan bir hikaye, ömür boyu sürecek bir dostlukla sonuçlanmıştı.
SON

Kuraklık köyümüzün barajları çok kuruttu. Köyümüzün her yerinde yeşillikler ve hayvanlar vardı. Çok güzel bir yerdeydik ve çok mutluyduk ama kuraklık üzerimize kabus gibi çöktü..
KURAKLIK ve SABIR
Hepimiz çok üzülüyorduk. Bu durum bizim ağaçlarımızı, bizim ormanlarımızı çok kötü etkiliyordu ama biz hep sabrediyor bekliyorduk, yağmurun yağmasını ve doğamızın tekrar güzelleşmesini çok istiyorduk. Aile büyüklerimizde bu durumdan şikayetçilerdi ve onlarda çok üzülüyorlardı. Bu durum birçok hayvanımızı da kötü etkiliyordu. Biz hep sabrederdik ve dua ederdik çünkü elimizden başka bir şey gelmiyordu. Biz hep doğamızın tertemiz, yemyeşil olup eskisi haline dönmesini isterdik.
Günlerce sabırla yağmurun yağmasını bekledik ama yağmur bir türlü yağmıyordu. Köyün büyükleri bu konuda bir şeyler yapmalıydılar. Yoksa kuraklıktan tarım yapamayacaklar, hayvanlar ve insanlar susuz kalacaktı. Bu durum artık çok ciddi ve önemliydi. Büyükler bu konuyu tartışmak ve bir çözüm bulmak için bir toplantı düzenlediler. Toplantıda benim gibi çocuklar yoktu. İçerde ne olup bittiğini çok merak ediyordum. Sabırla toplantının bitmesini bekledim. Saatler sonra toplantı bitti.
Büyüklerin verdiği kararlar şöyleydi: Artık suları boşa harcamamalı, çevreye geri dönüşüm kutuları koymalı, kurak toprakları ağaçlandırmalıydık. Ayrıca insanlar bunları unutmasın diye köyün girişine bu konuyla ilgili bilgi veren birçok afiş asılmalı ve köyümüze gelen herkes bu kurallara uymalıydı. Toplantıda alınan kararlar herkese haberdar edildi. Anlaşılan toplantı işe yaramıştı.
Ama bu toplantı sadece köyümüzde ve bazı bilinçli şehirlerde değil her yerde yapılmalıydı ve herkes bilinçlendirilmeliydi. Bende sosyal medyadan belki sesimizi duyurabiliriz dedim ve bunun için anne ve babamdan yardım aldım. Annem ve babam bunun iyi bir fikir olduğunu, bunu tüm köylü halkına söylememiz gerektiğini anlattılar. Ben hem fikrimin işe yarayacağına hem de dünyamızın kuraklıktan kurtulacak olmasına çok sevindim.
Çok geçmeden annem bütün köylü halkıyla konuştu ve köylü halkı yeni bir toplantı daha yaptı. Bu sefer genç fikirlere de yer verildi. Atatürk'ün dediği gibi ‘‘Ey yükselen yeni nesil! Gelecek sizindir.’’ Geleceğimizi kurtarmak için bize de çok iş düşüyordu. Toplantı sonunda çok güzel fikirler çıktı.
Bu fikirlerden bazıları şunlardı: Birkaç haber kanalına çıkıp röportaj yapmak, sosyal medyada sesimizi duyurabilmek ve dilekçe yazmaktı. Bu fikirler herkese çok mantıklı geldi. Bazıları sosyal medyadayken bazıları dilekçe yazmaktaydı. Sanki bu işin sonu iyiye gidecek gibiydi. Sabırla bekleyip görecektik olup bitenleri. Aradan birkaç gün geçti ve hala bir şey yok gibiydi. Sadece sosyal medya işe yaramış duruyordu.
Zaten bizim köyümüz ve bazı şehirler yavaş yavaş normale dönüyordu, hayvanlarımız iyileşmeye başladı, ekinler boy verdi ama önemli olan Türkiye'yi daha yeşil ve daha sulak yerlere çevirmekti. Bunun için bir toplantı daha yapıldı ve o toplantıda şöyle bir fikir sunuldu: Afiş hazırlayıp köyün her yerine asalım. Bu fikirden sonra afiş yapımlarına başlandı.
Ben de arkadaşlarımla oyun oynarken bir aracın yoldan geçtiğini gördük, yanılmıyorsam ben birkaç adet kamera gördüm ve habercilerin geldiğini düşündüm. Araba meydanda durdu ve gerçekten habercilermiş herkes çok sevindi. Muhtarda arabayı görmüş olmalı ki meydana geliyordu. Haberciler muhtarla röportaj yaptıktan sonra yer şeyin yoluna girmesi bekleniyordu.
Ve her şey istendiği gibi gitti. Haberciler televizyonda yayın yaptı. Aslında daha sonuç belli değildi. Ama biz yine de sabır içerisinde bekledik. Hani bir tohumu toprağa atıp da, bakımlarını yapıp, büyümesini beklersiniz. Hiçbir umut vermez ama yine de siz sabırla beklersiniz. O da günler geçtikçe büyür ve kocaman ağaç olur ya, aynen her şey öyle gitti. O haberden sonra Türk halkı daha bilinçli olmaya başladı. Ağaç ekme kampanyaları arttı. Bide bununla kalmayıp. Herkes katıldı.
Ve yüzlerce, binlerce hatta milyonlarca fidan, yetişkinliğe doğru yürümeye başladı. Sonra millet suyun değerini bilip, tasarruflu kullanmaya çoktan başlamışlardı. Ve Türkiye, daha ağaçlık ve sulak olmak için ilk adımlarını atmış oldular. Bizde öyle kalır mıyız hiç. Sevinçten herkes birbirine sarıldılar. Ve bunu kutladılar. Bende kalır mıyım hiç? Bende arkadaşlarımla sevindik, birbirimize sarıldık ve bunu kendimizde kutladık.
Türkiye artık kurak bir yer olmayacaktı. Artık Türkiye daha ormanların gür olduğu, şu imkanlarının bol olduğu muhteşem hatta cennet gibi olacaktı Türkiye. Bu da Türkiye gelişip, kocaman bir devlet olacaktı. Olacaktı da olacaktı. Ve bizim içinde iyi oldu. Çünkü eski günlerimizde, çok zorlu oluyordu hayat. Ama şimdi daha kolay. Ve buradaki hayat daha ahenkli olacaktı bize. Atalarımızın dediği gibi: "Sabır her şeyin ilacıdır.
SON
DÖNÜM NOKTASI
Aylar geçtiği halde gökyüzünden tek bir damla bile yağmur düşmemişti. Oysa ocak ayı böyle mi olmalıydı ? İşte böyle düşünüyordu Mehmet. Böyle düşünmekte de haklıydı.
Geçimini babasından kalan üç dönüm tarladan sağlamaya çalışıyordu. Bu sene ne yapacağını kara kara düşünüyordu.Yatalak anası, iki çocuğu ve karısı onun eline bakıyordu. Eline geçen üç beş kuruş parayla karınlarını ancak doyurabiliyorlardı. Kimi zaman arkadaşlarından borç istiyordu.Borç isterken çok da mutlu değildi aslında,gururlu bir gençti Mehmet.Bu durumdan kurtulmak için bir şeyler yapmak istiyordu. Bir ara iş bulmaya çalıştı ama ne yazık ki bulamadı.
Mehmet’in kıyafetine bakan ona iş de vermek istemiyordu. Çocuklarının aç kalmasına razı olmayan Mehmet yakındaki çiftliğin sahibi Şehmuz Bey’in evine girip bir şeyler çalmaktan başka bir çaresinin kalmadığını düşünüyordu.
O gece yarısına doğru çiftliğe gitti. Çiftlikte in cin top oynuyordu.Ama içi hiç rahat değildi çünkü hırsız değildi ki Mehmet. Öbür yandan da çocuklarını düşünüyordu. Sessizce eve girdi.Etrafı kolaçan etti. Daha sonra vitrindeki gümüş kadehler dikkatini çekti.
Getirdiği çuvalın içine oldukça değerli görünen kadehleri koydu. Ama Mehmet’in izlendiğinden haberi yoktu.Şehmuz Bey gelen seslere uyanmış , Mehmet’i görmüş ama ses çıkarmamıştı.Mehmet kadehleri çaldıktan sonra evine doğru yola koyulmuştu.Eve geldiğinde vicdan azabı çekmeye başladı.Gururu çok incinmişti.Ama geri dönüşü yoktu.Sabaha kadar gözüne uyku girmedi.Ama kadehleri satıp ailesini doyurmaktan başka çaresi kalmamıştı.
Mehmet’in karısı Ayşe odadaki çuvalın içindeki kadehleri görünce Mehmet’e döndü ve şöyle dedi :
-Bu kadehler nereden çıktı ?
Mehmet utancından kıpkırmızı olmuştu.Tek bir söz bile diyemedi.
Ayşe :
Mehmet :
Ama karısından duyduğu bu sözler ona tokat gibi geldi ve hatasını anladı.Ve hemen çuvalı alıp Şehmuz Bey’in evinin yolunu tuttu.
Şehmuz Bey’in evinin önüne geldiğinde bir an duraksadı.Çünkü ne diyeceğini nasıl yüzüne bakacağını bilmiyordu.Kapısının önüne bırakıp kaçmak iyi bir fikirmiş gibi geldi.Tam kapının önüne bırakırken bahçede bulunan Şehmuz Bey onu gördü ve yanına çağırdı.
-Oğlum Mehmet bunu neden yaptın.
Mehmet: …..
Utancından kıpkırmızı olan Mehmet hiçbir şey demeden koşarak oradan uzaklaştı.
Bu durumu merak eden Şehmuz Bey Mehmet’ İn evine gitmeye karar verdi.
Mehmet eve geldiğinde bu duruma nasıl düştüğünü düşünüyordu.Derken kapı çalınmaya başladı.
Mehmet gelenin Şehmuz Bey olduğunu tahmin etti.Kapıyı açsa mıydı açmasa mıydı kararsız kaldı.
Ama sonunda kapıyı açmaya karar verdi.
Şehmuz Bey kapı açıldığında gördüğü manzaradan çok etkilendi.Açlıktan ağlayan çocuklar,eski püskü eşyalar tamtakır bir mutfak,buz gibi bir ev… O an anladı Şehmuz Bey Mehmet’in bunu neden yaptığını.Ama Mehmet’i utandırmamak için bu durumu belli etmedi. Ben evimde bolluk içinde yaşarken yanı başımdaki insanların bu halini nasıl göremem diye içinden geçirdi.
Şehmuz Bey : Bir çayınızı içmeye geldim.Tanrı misafiriyim.
Ama bilmediği bir şey vardı evde içilecek bir çay bile yoktu.
Mehmet Şehmuz Bey’i evden dışarı çıkararak onunla konuşmak istediğini söyledi. Mehmet olan biten her şeyi Şehmuz Bey’e anlatmaya başladı.
Şehmuz Bey hem gördüğü manzaradan hem de Mehmet’in anlattıklarından sonra ona çiftliğinde iş vermeye karar verdi.Mehmet’i çiftliğine kahya olarak alacaktı
Mehmet kötülük yaptığı birsinin kendisine yaptığı bu iyiliği görünce gözyaşlarını tutamadı.Bir yandan “Allah razı olsun “ deyip duruyor bir yandan da Şehmuz Bey’in elini öpmeye çalışıyordu.
Mehmet ertesi gün Şehmuz Bey’in çiftliğinde işe başladı.Mehmet yıllarca Şehmuz Bey’in çiftliğinde çalıştı.Onun sağ kolu ve en güvendiği insan oldu.Ailesi,çocukları, yakın akrabaları olmayan Şehmuz Bey avukatını çağırıp tüm mal varlığını,ölmesi durumunda Mehmet’e bıraktığını bildiren vasiyetini imzalamıştı.
Sıcak bir yaz günü Şehmuz Bey merdivenlerden inerken dengesini kaybedip yere düştü. Sesi duyan Mehmet hemen onu alıp hastaneye götürdü. Ama çiftliğin şehirden epey uzak olması sebebiyle daha hastaneye ulaşamadan vefat etti.Kardeşi gibi gördüğü , çok sevdiği Şehmuz Bey bu dünyadan uçup gitmişti.
Bir süre sonra bir avukat elinde bir çantayla çiftliğe geldi. Mehmet onu karşıladı.
Avukat :
Mehmet Bey’i arıyorum burada mı ? dedi.
Mehmet :
Buyrun benim.
Avukat :
Sizinle konuşmam gereken bir şey var.
Mehmet :
Beyim benim gibi gariban bir adamla konuşacak neyiniz olabilir ki ?
Avukat :
Şehmuz Bey ölmeden önce bana bir vasiyetname bıraktı.Ve tüm mal varlığını size bıraktı.
Mehmet çok şaşırdı.Şaşkınlıktan dili tutuldu.Ne diyeceğini bilemedi.
Koşarak ailesinin yanına gitti ve olanları anlattı.Yıllar önce geçirdikleri zor zamanları hatırlayan Mehmet şu anki duruma inanamıyordu.
Buruk bir mutluluktu onunkisi.Şehmuz Bey onun hayatının dönüm noktası olmuştu.Onu hiçbir zaman unutmayacak ve evlatlarının tıpkı onun gibi bir insan olması için çabalayacaktı.
SON
DEFNE'NİN DEPREM ANISI
Yaz aylarından biriydi. Ansızın her yer sallanmaya başlamıştı. Herkes panik içinde kendini binadan dışarıya attı. Ailemle ben çok telaşlıydık.
Dışarıya çıktığımızda saniyeler içerisinde bazı binaların yıkılmış olduğunu gördük. Bu durum bizi ruhsal açıdan olumsuz etkilemişti.O andaki şok geçirmenin etkisiyle ailem ve ben kardeşim Eylül’ün nerede olduğunu bilmiyorduk. Ama Eylül o gün halamlarda kalıyordu. Birkaç dakika sonra Babam halamı arayarak durumlarını öğrenmeye çalıştı. Ancak halam babamın telefonuna cevap vermeyince beni ve ailemi bir telaş sardı.
Hemen halamların yanına gitmek için yola çıktık. Halamların mahallesine vardığımız zaman onların binasının yıkıldığını gördük.O manzarayı gören annem ve babam çığlık atarak yardım istemeye başladı. Ve birden etraftakiler yardıma geldi. Eylül’ün enkaz altında kaldığını öğrenen babam baygınlık, annem ise sinir krizi geçirdi. Eylül’ün annesi olan durumlardan dolayı halasını suçluyordu. Halam da kendini suçlu hissediyordu. Ama ben halamın bu konuda elinden bir şey gelmeyeceği için onu suçlu bulmuyordum.
Fakat annemin sinir krizi geçmek bilmiyor, sürekli halamı suçluyordu. Enkaz çalışmaları tüm hızıyla devam ediyordu. Aradan 13 saat geçmişti ve Eylül hala çıkarılamamıştı. Üzüntümüz git gide yerini korkuya bırakıyordu. Enkazın altından tüm sessizliği bozan bir köpek sesi geliyordu. Ve ben o sesin Eylül’ün köpeğine ait olduğunu anlamıştım. Arama kurtarma çalışmaları daha heyecanlı bir hale gelmişti. Yoğun çalışmalar neticesinde arama kurtarma ekipleri enkaz altından bir canlı çıkartmışlardı. Bu canlı Eylül degildi.
Ama onun köpeğiydi. Köpeğin kurtarılması umudumuzu arttırmıştı. Çünkü Eylül de yaşıyor olabilirdi.
Depremden 24 saat geçmişti. Ancak kardeşim Eylül’den herhangi bir haber gelmemişti. Korkumuz her dakika daha fazla artıyordu. Eylül’ün köpeği birden bire havlayarak enkaza doğru koşmaya başladı. Köpek bize Eylül’ün yerinin neresi olduğunu göstermeye çalışıyordu. Bütün arama kurtarma ekibi köpeğin gösterdiği yere yoğunlaştılar.
Aradan 4 saat daha geçmişti. Deprem olalı tam 28 saat olmuştu. Uykusuzluktan ayakta durmakta zorluk çekiyordum. Ama Eylül’ün bulunması tüm uykusuzluğumu giderecekti. Ve enkaz altından kardeşimin sesi duyulmuştu. Arama kurtarma ekipleri hızlı bir şekilde Eylül’ü o bölgeden çıkartmaya çalışıyorlardı. Ve Eylül enkazdan çıkartılmıştı. Annem ve babam onu görünce çok mutlu olmuşlardı ve koşarak ona sarıldılar.
Ama Eylül’ün kafasında kanlar akıyordu. Orada bekleyen ambulans hemen ilk müdahaleyi yaparak kardeşimi hastaneye götürdü. Biz de arabamızla ambulansı takip ediyorduk. Birden dikkati dağılan babam arabanın kontrolünü kaybedip başka bir arabaya çarptı. Arabanın içinde olan halam kazada ağır yaralanmıştı. Daha sonra hastaneye kaldırılan halam tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybetti.
Bu deprem anısı ve halamın vefatı beni derinden etkileyip psikolojik olarak kötü etkilemişti. İnsan her zaman her olaya karşı mutlaka hazırlıklı olup sakinliğini korumalıdır. Babamın sakin kalmayıp kaza yapması halamın hayatına mâl olmuştu. Eylül de hastaneden taburcu olup köpeğiyle beraber yeni bir hayat kurmuştu. Bu kurmuş olduğumuz hayatta ben, ailem, Eylül, köpeği vardı ancak halamız yoktu.
NURİ AMCANIN AKİDE ŞEKERİ
Güzel bir yaz günüydü. Hava sıcak ve etraf sessizdi. Ağustos böceklerinin sesi dahi duyulmuyordu. Bu sokağa eğlence lazımdı. Acaba ne yapabilirdim?
Bu düşüncelere dalmışken yolun sonundaki bakkal Nuri amcanın dükkânından bir ses geldi. Nuri amcayı tüm mahalleli çok severdi. Güler yüzlü, yardımsever, tonton, yetmişli yaşlarında biriydi. Torunu Ali ile iyi iki arkadaştık. Okul çıkışı Aliyle dedesinin dükkânına giderdik. Nuri amca bize hep akide şekeri ikram ederdi. Nuri amcanın babası genç yaşta, iş bulabilmek için gurbete gitmişti. Kendisi de uzun yıllar gurbette çalıştıktan sonra memlekete geri dönmüş ve mahallede bakkal dükkânı açmıştı.
Gurbetteki anılarını anlattıkça mahalleli onu can kulağıyla dinlerdi.Bakkaldan gelen ikinci feryat üzerine adımlarımı hızlandırdım, artık yürümüyor koşuyordum. Nuri amcanın başına bir şey gelmesi tüm mahalleyi çok üzerdi. Dükkandan içeri hızla daldığımda Muazzez teyze telaşlı bir halde yerde yatan Nuri amcanın başındaydı. Nuri amca tezgahın arkasında baygın bir şekilde yatıyordu.
Zaten çok büyük olmayan dükkânın içi, Nuri amcanın düşmesiyle iyice dağılmıştı. Birçok ürün yerdeydi. Muazzez teyze Nuri amcanın gömleğinin düğmelerini açmış ve burnuna kolonyayı tutuyordu.Sesleri duyan etraftaki komşu esnaflar dükkâna doluştu. Hemen ambulansı aradılar. Nuri amca tansiyon hastasıydı.
Düzenli kullandığı ilaçları vardı. İlaçlarını mı almadı acaba diye aklımdan geçirirken birden sokaktan ambulans sesi geldi. Çığlıklar atarak yaklaşan ambulans dükkânın önünde durdu.Arka kapıdan sedyeyi çıkaran sağlık görevlileri kalabalığı etraftan uzaklaştırarak yerde baygın halde yatan Nuri amcanın yanına geldiler. Kalabalıkla beraber ben de dışardaydım artık. Dükkânın camından içerideki görmeye çalışıyordum.
Ama görebildiğim tek şey tezgâhta duran Nuri amcanın bize verdiği akide şekerleriydi. Şimdi hiçbiri ilgimi çekmiyordu. Tek düşündüğüm Nuri amcanın nasıl olduğuydu.
Aradan geçen günlerin sonunda iyi haberi Muazzez teyzeden duyduk mahallece. Durumu günden güne iyiye gidiyormuş. Küçük bir kalp krizi geçirmiş Nuri amca. Biraz dinlenmesi gerekiyormuş.
Dükkânı o günden beri kapalı. Ali’yle ne zaman oradan geçsek eski günler aklımıza geliyordu. Birkaç gün sonra da Nuri amca iyileşti ve biz de akide şekerlerimize kavuştuk.
SON
ESİN'İN DUYARLILIĞI
Esin 6 yaşında bir kızdı.Sabah erkenden kalkıp kahvaltısını yapıp dışarı çıkmıştı.Tam bisiklet yoluna geçerken birkaç tane motorsiklet gördü.Onlardan dolayı Esin bisikletini süremiyordu.
Bunu gören Esin başka bir bisiklet sürme alanına gitti.Ama orada da bisiklet sürme alanına arabalar park etmişti.Esin ne yapması gerektiğini düşünürken oradan geçen yaşlı bir adam sordu Esin’e;”Ne düşünüyorsun yavrum?” dedi.Esin iç çekerek cevap verdi.”Bisiklet sürmeyi düşünüyordum.Ancak sıra sıra dizilmiş arabalar yüzünden bu düşüncem suya düştü.”Yaşlı adam” Evet yavrum.Kimse duyarlı davranmıyor.Oysaki bisiklet yolu yerine parka park edebilirlerdi.”dedi.
Ardından Esin üzgün üzgün eve gitti.Kapıdan girince ne görsün.Musluklar ve lambalar hep açık.Annesi bulaşıkları yıkarken bir yandan hunharca telefonla konuşuyor.Musluk boşa akıyor.Diğer yandan yemek ocakta yanıyor.Kardeşi televizyonda çizgi film izliyor.Diğer yandan da tabletiyle oynuyor.Üstelik tabletin şarjı olmasına rağmen şarjda takılı bir şekilde oyun oynuyor.Esin hızlı bir şekilde yanan lambaları söndürüp musluğu kapattı.Kardeşini uyarıp televizyonu kapattı.Tableti şarjdan çıkardı.
Sonra babası Esin’i yanına çağırdı ve ona şöyle dedi;”Duyarlılığından dolayı Aferin esin.Onca büyük insanın aklıyla düşünemediği şeyi sen 6 yaşındaki tazecik beyninle çözdün. “ dedi.”Peki seni o kadar üzen şey nedir Esin”dedi babası.Bugun bisikletimi sürmek için parka giderken bisiklet yoluna park edilmiş motosikletler gördüm.çaresizce Bisikletimi sürmek için ayrılan alana gittim.Orası da arabalarla doluydu.Bu beni çok üzdü.Niye kimse duyarlı ve tasarruflu davranmıyor baba.“dedi.
Babası da” İnsanlarlar gittikçe duyarsızlaştı malesef.Artık herkes kendini düşünüyor.Herkes çok bencilleşti.Kızım ama sana teşekkür ederim.Sen elinden geleni yaptın.Senden gelecek nesillere de bunu katarmanı istiyorum”dedi.Bundan sonra Esin de enerji harcayan, duyarsız davranan insanları elinden geldiğince uyardı ve daima tutumlu olacağına dair kendine söz verdi.
Esin ne yapabileceği ile alakalı araştırmalar yapmaya koyulmuştu.Babası bunu gördü ve dedi ki,”Aferim.Bunu bütün okula ve herkese söylemelisin Esin.” dedi.Esin “Elbette söyleyeceğim babacığım.” dedi.Ertesi gün Esin okula gitmişti.Kararsız kalmıştı.Müdüre mi söylese, arkadaşlarıma mı diye.En sevdiği arkadaşı da “Bence bütün herkese söyle yani ilk önce arkadaşlarımıza sonra da müdüre.” diye söyledi
Akşam eve gittiğinde büyük kartonlara sloganlar ve araştırmalarını kağıtlara yazmaya başladı ve babası “Sana yardım edebileceğim bir şey varmı?” diye sormuş.Babasının işten geldiğini bilen Esin “Hayır hiçbir sorun yok ben hallederim.” demiş.Biraz yazmış, elleri çok yorulmuş.Hocaların verdiği ödevleri yaptıktan sonra tekrar koyulmuş yazmaya.Yazmayı bitirdikten sonra hemen uyumuş.
Sabah hemen kalkıp okula gitmiş.Arkadaşlarına dağıtmış yaptıklarını ve öğretmenden izin alıp sınıfında sunum yapmış.Teneffüste de bilgi vermiş ama pek de onu ciddiye alan olmamış.Son çare müdüre gitmiş.Müdür bu duyarlılığının çok iyi bir davranış olduğunu söyleyip okulu bir araya toplamış ve duyuruda bulunmuş.Müdürün duyuru yapmasıyla biraz daha ilgi görmüş.Esin tuvalete girmiş ve bir kız suyu açmış.Harıl harıl elini yıkıyormuş.
O kıza uyarıda bulunmuş.Müdür bu sefer öğretmenlerden bu duyuruları yapmalarını rica etmiş.Öğretmenler öğrencilere iletmişler.Öğrenciler bu duyurudan sonra biraz daha dikkate almış ve artık bu okulda tasarruf yapılmaya başlanmış.
SON
KAYIP SAAT İÇİNDE YİTİRİLMEYEN DEĞERLER
Teneffüs zili çalmıştı. Sinan tek başına bahçeye çıktı. Bahçede gezinirken yerde bir saat gördü. Saat çok güzeldi. Eline aldı, bir süre inceledi. Çevresine baktı. Kimsecikler yoktu.
Saati alıp cebine koydu ve hemen oradan uzaklaştı. Doğruca sınıfa girdi ve sırasına oturdu. Hiç kimseye bir şey söylemedi. Öğretmen geldi. Ders başladı. Bu arada sınıf kapısı çaldı. Bir çocuk ağlayarak içeri girdi. Babamın bana hediye ettiği saati kaybettim. Bulan var mı? Dedi. Sinan çok heyecanlandı. Ne yapacağını bilemedi. Başını öne eğdi ve çocuğun gitmesini bekledi. Çocuk ağlayarak sınıftan çıktı.
Sinan vicdan azabıyla ağlıyordu. Öğretmeni neden ağladığını sordu. Utancından cevap veremedi. İçten içe yaptığının kötü bir davranış olduğunu biliyordu. İzinsiz bir kişin eşyasını alarak kötü bir şey yaptığını hissediyordu. Bu yüzden öğretmenine ve sınıftaki hiç kimseye bir şey söylemeden o gün okuldan erken ayrılmıştı. Ege arkadaşı Sinan’ın üzgün olduğunu fark etmişti ve neden üzgün olduğunu sordu ve O’nun okuldan erken ayrılması Ege’yi endişelendiriyordu.
Arkadaşı düşündü ne yapabiliriz diye ve aklına bir fikir geldi. bir saat alalım beraber ve ona verir ve özür dilersin dedi. Sinan biraz düşündü ve haklısın bir saat alalım ve o çocuğu bulalım o çocuğa bu saati verir ve O’ndan özür dilerim dedi. Eve kırgın ve düşünceli bir şekilde gelince annesi de meraklanarak hemen ne olduğunu sordu. Sinan, annesine olanları bir bir anlatmıştı.
Annesi de bu davranışın doğru olmadığını kendisine söyledi ve hemen izinsiz birinin eşyasını almanın iyi bir davranış örneği olmadığını söyleyerek Sinan’ı uyardı. Ne yapacaklarını derin derin ve uzun uzun düşündüler. Saatin sahibi alında çok da uzakta değildi. Sinan’ın en yakın arkadaşının mahallesinde oturuyordu. İsmi Ece idi. Anneler birbirlerini tanıyorlardı. Sinan daha önce bu saati Ece’nin kolunda görmüştü.
Okul bahçesinde bulduğunda bu saati bir yerlerden anımsıyordu ancak çıkaramadı ve bilmeyerek de olsa saati aldı. Ta ki Ece’nin saatinin arkasında babası Kamil Bey’in imzasını görene kadar. Okuldan ayrılana dek bu soru ve sorunlar arasında bir bağ kurmaya çalışıyordu. Eve geldikten sonra annesine Kamil isminde birisini ailecek tanıyor muyuz? Diye sordu.
Annesi saat olayını dinledikten sonra Sinan’ı daha iyi anladı ve olayı çözmeye odaklandı. Annesi Seher Hanım o gün için bu sorunu çözmek amacıyla hemen Ece’nin annesi Emine Hanım’ı arayarak öncelikle bu akşam için müsait olup olmadıklarını sordu. Emine Hanım akşam için misafir kabul edebileceklerini söyledi ve onları davet etti.
Sinan akşam için çok heyecanlıydı. İçi içine sığmıyordu ve aynı zamanda çok gergindi. Ama saati vereceği ve yanlış davranışını düzelteceği için çok mutluydu. Umarım her şey çok güzel gidecekti. Akşam olmadan Sinan’ın aklına parlak bir fikir gelmişti. Yaptığı yanlış eylemden dolayı üzmüş olduğu Ece’yi mutlu etmek istiyordu. Babası da artık eve gelmişti ve durumu önceden annesi babasına bildirmiştir.
Sinan’ın parlak fikri olan yeni bir saat alma düşüncesini gerçekleştirmeye sıra gelmişti. Yolda giderken saati aldılar ve muhteşem bir hediye paketi hazırlattılar. Sinan çok heyecanlıydı, acaba Ece O’nu affedebilecek miydi? Ece’nin evine vardıklarında durumu anlatıp konuya girerek olayı tatlıya bağladılar. Çok heyecanlı olan Sinan davranışını telafi etmesinden ötürü çok mutluydu.
Ece O’nu affetmişti. Bu olaydan Ece Sinan’ın ikinci en yakın ve iyi dostu olmuştur. Ömürlerinin sonuna kadar dost kalmayı tercih ettiler. Bir saat insan için ne kadar büyük değerler taşıyormuş meğer.
SON



