
KARAVEZİR MASALI
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde... Bir birim, gölgede kilim Kilinde bir kar, ağzında sakız, gözleri boncuk boncuk, gül dalında bir tomurcuk Bu kızın adı Pullu. Tuttu, beni okuttu, sırma saçlar dokuttu. Sonra da alladı pulladı, İstanbul'a yolladı. Dizim dizim dizilir İstanbul'un atları, süzüm süzüm süzülür martıların kanatları. Toplanmışsa muhabbet dostları, anlatalım biz de masalı.

Vaktiyle ülkenin birinde bir padişah yaşarmış Bir gün, bu padişahın yanma bir derviş gelmiş Padişaha misafir olmuş. Padişah dervişi ağırlamış, ona ikramda bulunmuş, bir kese altın verip uğurlamış. Derviş giderken padişaha şöyle demiş
-Padişahim, herkes ne yaparsa kendine yapar, döner dolaşır yine kendine yapar.
Derviş, o günden sonra her gün gelip ayni sözü söyler gidermiş. Padişah da her seferinde onu bir kese altın verirmiş. Derviş de bu altınları fakir fukaraya dağıtırmış.Padişahın bir de Karavezir'i varmış Bu Karavezir çok kötü kalpliymiş. Derviş ile padişahin dostluklarını kıskanmaya başlamış Her gün gelip dervişi padişaha kötülermiş. Sonunda padişahi inandırmış.
Padişah, dervişten kurtulmaya karar vermiş Hemen bir plan hazırlamış. Eline kâğıt alıp bir şeyler yazmış. Padişah adamların çağırmış, dervişi getirmelerini söylemiş. derviş, padişahın huzuruna çıkmış.. Derviş Baba! Sen bu kâğıdı al, fırıncıya götür. Fırıncı senin ömrünün sonuna kadar rızkını temin edecek, demiş
Derviş Baba dua ederek kâğıdı almış, katlamış, sonra da cebine koymuş. Kah düşüne kah sevine saraydan ayrılmış, yola koyulmuş.
Yolda giderken Karavezir’e rastlamış Biraz sohbet etmişler. Karavezir, Derviş Baba’ya
-Nereye gidiyorsun böyle, diye sormuş.
Padişah bana şu kâğıdı verdi. Ben bu kâğıdı fırıncıya götüreceğim. O da ben ölünceye kadar rızkımı temin edecekmiş, demiş.
Karavezir hemen bir şeytanlık düşünmüş. Derviş Baba'ya:
- Sen o kâğıdı bana ver! Benim çocuklarım aç. Fırıncı bizim rızkımızı temin etsin, demiş. Derviş, yüce gönüllü bir adammış Karavezir'e kağıdı uzatmış: Al bakalım, kimse kimsenin nasibini yiyemez, demiş. Karavezir, kağıdı kaptığı gibi soluğa fırında almış. Kağıdı fırıncıya vermiş. Fırıncı kağıdı okur okumaz adamlarına seslenmiş. Bu adamı tutun, kör kuyuya atin, demiş. Karavezir ne kadar ağladıysa sızladıysa da adamlara laf dinletememiş. Adamlar Karavezir'i kör kuyuya atmışlar. Meğer o kâğıtta "Bu kağıdı getireni kör kuyuya atın!" yazıyormuş. Padişah ertesi gün Karavezir'i ortalıkta görememiş, çok merak etmiş. Adamlarına her yeri arattırmış fakat kimse Karavezir'i bulamamış. Padişah, şaşkın şaşkın düşünedursun birden derviş çıkagelmiş. Padişah, dervişi karşısında görünce çok şaşırmış:
Sana verdiğim kağıdı götürüp fırıncıya verdin mi, diye sormuş.
Derviş de: O kâğıdı Karavezir elimden aldı, fırıncıya o götürdü, demiş.
Padişah o anda Karavezir'e ne olduğunu anlamış. Derviş’e:
Derviş Baba, sen hakleymişsin. "Herkes ne yaparsa kendine yapar, döner dolaşır yine kendine yapar." demiştin. Beni çok utandırdın. Hakkini helal et demiş Bizim masalımız da burada binmiş ancak şu söz asırlarca söylenmeye devam etmiş
Her ne ise kişinin niyeti
Olur bir gün onun akıbeti
Hiçbir kötülüğün fendi.
Yenemez güzel bir kalbi.
BU MASAL DA BURADA BİTTİ.
HOŞAF MASALI
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Kırk kartal, dal tartar, kartal kalkar, dal sarkar. Fare kaçar, kuş kovalar, Tombul kuş, arabaya koş, İstanbul’un şekeri, arabanın tekeri... Tekerek mekerek, eve geldim sekerek. Ninem lokma pişirmiş, sayısını şaşırmış. Üçe beş dedi, kuruya yaş dedi. Kara kedi, beyaz kedi, lokmaları bir bir yedi. Koştum, hamdım, piştim, İşte size bir masal getirdim. Bir varmış bir yokmuş Köyün birinde bir karı koca yaşarmış. Adam çalışıp kazandığı parayla altın ahırmış. Günler geçtikçe adam da kazancı artmış ve kocaman bir torba dolusu altını olmuş. Ancak bu durumdan karısının hiç haberi yokmuş. Adam bu kadar varlıklı olmasına rağmen hiç para harcamazmış. Komşuları da bu karı kocaya üzülür, onlara yardım etmeye çalışırlarmış.
Komşulardan biri bir gün, kadına:
Şu yumağı al da kocana bir çift çorap ör. Yazık, yırtık çorapla çalışmaya gidiyor, demiş Akşam olunca kadın başlamış kocasına çorap örmeye. Aradan zaman geçmiş, adam karısına
-Hanım, sen bana çorap örüyordun, ne oldu, demiş. Kadın
Ah bey, ah! Ben çorabı örmeyi bitirmiştim ki kızıl bir ibibik kuşu çorabı alıp kaçtı, demiş.
Adam bunun üzerine çok endişelenmiş. "Ya bu ibibik benim altınları da bulursa diye düşünmüş. Altınları evdeki ocağın altına saklamaya karar vermiş Adam altınları saklarken karısı görmüş. Kadının, gözleri az gördüğü için kocasının altınlarını hoşaflık kayısı sanmış.
Aradan zaman geçmiş, ramazan ayı gelmiş Kadın da hoşaflık kayısı sandığı altınları çıkarıp kazana atmış üzerine de su ve seker koyup kaynatmış. Bu kadar çok hoşafı kim içecek? Dağıtayım en iyisi, sevaptır deyip köylüye hoşafı paylaştırmış. Birer tas hoşaf alan köylüler bin bir dua ve teşekkürle oradan ayrılmış.
Hoşaftaki altınları satıp evlerini barklarını yaptırmış, durumlarını düzeltmişler. Altınların dağıtıldığını anlayan adam, tam karısına kızacakken, köylünün mutluluğunu görüp, dualarını duyunca onu affetmiş. Paylaşmanın tadına varan adam bir daha cimrilik yapmamış ve şunları söylemiş:
Çil çil altınları sakladım
Köşedeki ocağın altına.
Bir bir girdi de hoşafa,
Dağıldı konu komşuya.
Varsın, iyilik yerini bulsun,
Şifa olsun derdi olana.
BU MASAL DA BURADA BİTMİŞ :)

AYAĞINI YORGANINA GÖRE UZAT MASALI
Günlerden bir gün tarlaya buğday ekerken gördüm ki yere bir karpuz çekirdeği düşmüş, karpuz büyümüş. Hava da çok sıcaktı, kestim sapsız çöpsüz karpuzu tepesinden. Bir de ne göreyim, karpuzun içinde bir şehir. Meraktan girdim içeri. Bir de baktım ki güzel mi güzel, tertemiz bir yer. “Eee!..” dedim, “Ben de yıkanayım, paklanayım.” Buldum bir hamam, girdim içeri. Kurnası var, tası yok. Biri oturuyor, başında fesi yok. Gittim yanına, başladım anlatmaya…
Bir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde padişahın biri, yorgancıları toplamış ve “Bana bir yorgan dikeceksiniz.” demiş. Elbette, padişaha yorgan dikmek zor bir iş. Ülkenin en iyi yorgancıları günlerce uğraşarak padişaha atlas yorgan dikmişler. Her biri tüm ustalığını göstermiş. Sonunda diktikleri yorganları padişaha götürmüşler.
Padişah her gece birinin diktiği yorganı üstüne örtermiş. Kimi zaman yorganı yukarı çeker, “Ayağım açıkta kaldı.” dermiş; kimi zaman da ayaklarını toplar, “Bu yorgan çok uzun olmuş.” dermiş. İlla ki bir bahane bulurmuş. Kendisine getirilen yorganı bir türlü beğenmezmiş.
Artık neredeyse ülkede padişaha yorgan dikmeyen yorgancı kalmamış. En sonunda, ülkenin uzak diyarlarında yaşayan bir yorgancı, diktiği yorganı padişaha getirmiş. Bu yorgancı, diğerleri gibi sarayı hemen terk etmemiş. Gece olmasını beklemiş. Sonra yorganı getirip padişahın üzerine örtmüş. Padişah, yorganı başına doğru çekmiş: − Ayağım yorganın dışında kaldı. Bu yorgan kısa olmuş, demiş. Bunun üzerine yorgancı, eline bir değnek alıp padişahın ayağını dürtmüş:
− Padişahım, ayağınızı yorganınıza göre uzatın, demiş. Bunun üzerine padişah, yorgancıya dönerek:
− Sen kazandın. Ben yorgan aramıyordum. Sarayın işlerini yapacak akıllı birini arıyordum, demiş. Akılla süslenmeyen yetenek meğer bir işe yaramıyormuş. Bizim akıllı yorgancı da o günden sonra sarayda akıl danışılan, hatırı sayılan biri olmuş. Gökten üç elma düşmüş. Biri akıllı yorgancının, biri masalı anlatanın, biri de dinleyenin başına…
GELDİK BÖYLELİKLE MASALIN DA SONUNA...

ADAMLA TİLKİ
Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, horozlar berber iken, ben ninemin beşiğini sallar iken yol gittim, karıncaya bindim. Deveyi kucağıma aldım, karşıma bir fil dikildi. Çekil, derim, çekilmez. Çekil, derim, çekilmez. Ne yapayım? Fili yakaladım kuyruğundan, kaldırıp çaldım yere. Tamam, tamam deve de hayal, fil de hayal ama şimdi anlatacağım masal da mı hayal? Çok eski zamanlarda tavukları çok seven bir adam yaşarmış. Bu adamın kümeste yaşayan çokça tavuğu varmış. Günlerden bir gün kurnaz bir tilki, adamcağızın kümesine dadanmış.
Adamcağız görmeden her gün bir tavuğu kümesten alıp götürmeye başlamış. Adam bakmış ki her gün bir tavuğu eksiliyor, kümesin yoluna zehirli yemler bırakmaya karar vermiş. Ancak kurnaz tilki, zehirli yemleri ağzına bile sürmemiş ve kümesteki tavukları yemeye devam etmiş. Adam, ertesi gün tilki korkup kaçsın diye yolun üzerine bir kurt bırakmış. Bizim tilki, kurt uyurken üzerinden atlayarak sessizce geçip gitmiş. Kümese girip bir tavuğu daha yemiş. Böylece günler geçip gitmiş. Adam, günden güne azalan tavuklara baktıkça üzüntüsünden ne yapacağını şaşırmış. Kara kara düşünürken aklına bir fikir gelmiş.
“Bu defa kümesin yanında kendim bekleyeyim. Bakalım, benim yanımda da tavukları yiyebilecek mi?” demiş. Ertesi gün erkenden kalkıp tilkinin yolunu beklemiş. Bir ağacın arkasına saklanıp kümesi gözetlemeye başlamış. Az sonra tilki görünmüş. Kümese sinsi sinsi yaklaşmış. Kümesin kapısını, evinin kapısını açar gibi açıp içeri girmiş. Tilki kümese girer girmez adam da peşinden girip kümesin kapısını kapatıvermiş. Tilki çaresizce kümesin içinde gözlerini gezdirmiş, anlamış ki kaçacak yer yok. Korkuyla: − Aman bana bir şey yapma! Bir daha buralara uğramayacağım, demiş.
Adam, kendisinden aman dileyen tilkinin çaresizliğine üzülmüş: − Affettim seni tilkicik, var git yoluna, demiş ve bir türkü tutturmuş:
Ne gezersin geceleri? Ne basarsın bacaları? Ne’ttin bizim cücükleri? Ne hoş gördüm tilki seni.
Bahçede yersin eriği, Dağda delersin deliği, Ne’ttin bizim sarı feriği? Ne hoş gördüm tilki seni.
Gezme artık kümesimi, Kesme gayrı nefesimi, Bulayım ben de neşemi, Ne hoş gördüm tilki seni.
MASAL DA BURADA BİTTİ :)

EŞ EŞİNİ BULMAYINCA
Bir varmış bir yokmuş. Günlerden bir gün, kurbağa ile fare arkadaş olmuş. İki arkadaş o kadar güzel anlaşıyorlarmış ki birbirlerinin sesini duymadıkları zaman çok üzülüyorlarmış. Fare, arkadaşı kurbağanın sesini duymak için her gün ırmağın kenarına gelirmiş. Fakat ırmağın suyunun sesi, kurbağanın sesini bastırdığı için bir türlü arkadaşının sesini işitemezmiş. Sonunda kurbağaya şöyle demiş: − Ben ırmağın kenarına geldiğim zaman seni bulup sesini işitemiyorum. Nasıl bir yol izleyelim ki geldiğimde hemen seni bulayım? Düşünmeden cevap veren kurbağa: − Gel, uzun bir ip bulup bir ucunu senin ayağına, bir ucunu da benim ayağıma bağlayalım. Böylece birbirimizi daha kolay bulabiliriz, demiş. Fare, arkadaşının fikrini beğenmiş: − Güzel fikir, şimdi hemen bir ip bulayım, demiş.
Fare, sonunda uzun bir ip bulup gelmiş. İpin bir ucunu kendi ayağına, bir ucunu da kurbağanın ayağına bağlamış. Bir süre bu şekilde görüşüp sohbet etmişler. Günlerden bir gün fare, kurbağanın yanına giderken kartal bunu görmüş ve fareyi kaptığı gibi gökyüzüne doğru uçmuş. Kurbağanın ayağı fareye bağlı olduğu için kurbağa da gökyüzüne yükselmiş. Bu durumu gören insanlar, gülüşmeye başlamışlar. İçlerinden birisi: − Ah akılsız kurbağa, sen kartalın yemi değilsin ki! Niçin gökyüzünde sallanıyorsun, demiş. Kurbağa: − Başıma gelenler dengim olmayan fare ile arkadaş olmamdandır, demiş. Bunun üzerine insanlar da: − Eee!.. Davul bile dengi dengine, eş eşini bulmayınca hâlimiz yaman olur, demiş.
Gökten üç elma düşmüş. Biri masalı anlatanın, biri dinleyenin, biri de arkadaşını doğru seçenlerin başına…BU MASAL DA BURADA SONA ERMİŞ.
İMDİ DEDE
Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde, devler top oynarken eski hamam içinde… Biz hayladık hoyladık, cümle âlemi topladık. Allah’ın kışı, tandırın başı olur da kim gelmez, deyip masala başladık. Bir varmış bir yokmuş. Küçük bir kasabada yaşlı bir marangoz yaşarmış. Bu marangozun iki tane de çırağı varmış. Marangoz çok yetenekli ve çalışkanmış. Çağrıldığı zaman “İmdi geliyorum.” dediği için de adı “İmdi Dede” kalmış. Çırakları, bazen dükkânda yatıp kalkar; bazen de evlerine giderlermiş. Bir kış günü evlerinden dönerken yolda üşüyüp titreyen bir kedi yavrusu görmüşler. Soğuktan ölmesin diye kediyi alıp dükkâna getirmişler fakat İmdi Dede hayvanları sevmezmiş. Sevmediği için de:
− Burada kedi istemiyorum. Çocuklar, bunu hemen dışarı bırakın, diye bağırmış. Kediyi bırakmak istemeyen çırakların aklına bir fikir gelmiş. Çıraklardan biri kediyi pencerenin dışına koymuş. Öteki de içeriden pencerenin altına saklanmış. Kedi orada miyavladıkça çırak da içeriden: − İmdi Dede! İmdi Dede! Sen orada sıcacık dükkânında otururken ben burada üşüyüp donayım mı imdi, diye mırıldanmış. İmdi Dede bu sözleri duyunca çok üzülmüş: − Kediyi içeri alın çocuklar, demiş.
Çıraklar sevinerek kediyi içeri almışlar. Kediye oynaması için bir de yumak vermişler. Kedi sevinç içinde yumakla bir oynamış, bir oynamış… Onu seyreden İmdi Dede, çok mutlu olmuş ve o günden sonra nerede üşüyen bir kedi görse hemen yanına almış. Gökten üç elma düşmüş. Biri İmdi Dede’nin, biri kedilerin, biri de hayvanları seven çocukların başına…
- Full access to our public library
- Save favorite books
- Interact with authors


- < BEGINNING
- END >
-
DOWNLOAD
-
LIKE
-
COMMENT()
-
SHARE
-
SAVE
-
BUY THIS BOOK
(from $6.79+) -
BUY THIS BOOK
(from $6.79+) - DOWNLOAD
- LIKE
- COMMENT ()
- SHARE
- SAVE
- Report
-
BUY
-
LIKE
-
COMMENT()
-
SHARE
- Excessive Violence
- Harassment
- Offensive Pictures
- Spelling & Grammar Errors
- Unfinished
- Other Problem

COMMENTS
Click 'X' to report any negative comments. Thanks!