
1. Bölüm
Güneş tüm varlığıyla etrafı ısıtırken kasabada sirk çadırının kurulmasıyla büyük bir sevinç ve hareketlilik vardı. Herhalde sirkin sahibi karşımdaki pos bıyıklı, koca göbekli, emeklinin üzerine "Gaddar Nihat" diye seslendikleri adamdı, kolundaki saat, boynundaki altın zincir değişimin etkisiyle zaman zaman parlıyordu. Sirkin çadırının içine bira an önce girmek için peş peşe emirler yağdı. Kimisi büyük kimisi küçük birçok hayvan kafesi vardı. Ben de içlerindeydim. Diğer hayvanların kafesi gibi benim kafesimin içi de son derece dardı ve hareket etmekte zorlanıyordum. Etrafıma daha dikkatli bakınca diğer hayvanların dar kafeslerine alıştığını gördüm. Bu benim için mutluluk sebebi mi olmalıydı gerçekten...
Zincirlerin izin verdiği kadar hareket ederek etrafıma bakınmaya başladım. Yavru bir fil gördüm. Yanında da annesi olduğunu tahmin ettiğim bir fil. Minik fil: "Annemi bırakın, benimle kalsın." diye ağlıyordu. İçeride hareket etmek bir hayli zordu. Hepimizin aklında yarın yapacağımız provalar vardı. Aç ve uykusuzduk. Ancak bu şekilde uyumak zordu. Ben de diğerleri gibi yarınki provaların heyecanından uyuyamadım. Ve sabah olmuştu, bugün eğitim alma günüydü. Herkes sırayla eğitim alıyordu. İçim kıpır kıpırdı, yerimde duramıyordum. En büyük korkum yanlış yapmaktı. Etrafımda bir sürü insan vardı. İnsanların bakışlarından ürküyordum. Bir an önce kaçıp kurtulmak istiyordum. Henüz çok küçükken annemle ormanda oynadığımız oyunlar, özgürce koşuşturmalarımız aklıma gelmişti o an. Ne yazık ki hepsi anılarda kalmıştı. Daha o güzel günlere doyamadan avcılar tarafından kaçırılmış ve bu sirke satılmıştım.
Bir anda bana seslenilmesiyle kendime geldim, bana sıra gelmişti. Eğitimde bana denilen her şeyi yaptım. Yanlış yapma korkusu beni çok yormuştu. Bulunduğum yerde uyuyacak gibiydim. Eğitimde bana denilen her şeyi yaptım. Yanlış yapma korkusu beni çok yormuştu. Bulunduğum yerde uyuyacak gibiydim. Nihayet eğitim bitmişti. Bizi kafeslerimize geri götürmeye başladılar, daha hızlı hareket etmemiz için sopa vuruyorlardı. Bu da canımızı acıtıyordu. İlk kaçma isteğini o zaman hissettim içimde. Arkadaşlarımla plan yapıp buradan kaçmamız lazım diye düşündüm. Bunun için sabahı beklemem gerekiyordu. Herkesi kafese koyup kilitlediler. Bazıları hemen uykuya daldı. Ama ben buradan kurtulma düşüncelerine dalmıştım ve sabaha kadar uyuyamadım.
Yarın sabah ilk iş olarak dostlarımla konuşup plan yapacaktım. Nihayet sabah olmuştu. Büyük bir heyecanla onlara planımı anlattım. Onlar da artık bu yerden, bu eziyetten kurtulmak istiyorlardı. Burada hem canımızı acıtıyorlar hem de bizden para kazanıyorlardı. İşte buna tahammül edemiyordum. Maymuna bir şapka ayıya da kırmızı bir yelek giydirmeye çalışıyorlardı onlar giymek istemeyince onlara bağırıp çağırıyorlardı ya da kırbaçlıyorlardı. Onları görünce gerçekten içim parçalanıyordu. Artık buradan gitmemiz için bir sebebimiz daha vardı. Gece olunca planın tekrar üzerinden geçtik. Herkes bunu onaylıyordu bir kişi hariç. Sirkin eskilerinden İhtiyar, alaycı bir gülümseme ile ''Bunu başaracağınızı mı düşünüyorsunuz? Onları çok hafife alıyorsunuz. Bizim dünyamızda özgürlük diye bir şey yok.'' dedi. Taklacı güvercin ''Nasıl emin olabiliyorsun? Hiç denedin mi ki?'' diye sordu.


İhtiyar hemen cevapladı: "Sayamayacağım kadar çok denedim. Vazgeçmelisiniz.''. İhtiyar bunları söyleyince planımın basit kaldığını anladım. Biraz cesaretim kırılsa da pes etmemeliydim, tek düşündüğüm özgürlüğümdü. Ondan kolay kolay vazgeçemezdim. İhtiyarın söyledikleri üzerine akşam iyice düşündüm. Bu sirkten kurtulmak için yeni bir plan yapmalıydım. Bu sefer planıma herkes dâhil olmalıydı. Hemen yeni plan için düşüncelerimi arkadaşlarımla paylaştım. Herkes buradan kurtulmak istiyordu. Bu kaçışı tek kabul etmeyen ihtiyardı. Onun da bu plana dahil olması için bir şeyler yapmalıydım. Hem o da özgür bi canlı olarak yaşamalıydı hem de önceden kaçış yaptığını söylemişti. Böylece bizi hangi yönlerde ya da hangi durumlarda yakalayabileceklerini biliyor olmalıydı ve bize de bu sayede yardım ederdi. Ama onu ikna etmek çok zor olacaktı. Daha çok küçük bir köpekken buraya getirilmiş, türlü eziyetlere katlanmak zorunda kalmıştı. Yüzünde inançsızlığın derin izleri vardı. Anlattıklarını düşününce ona hak vermiyor değildim, söylemesem de bazen korkuyordum bile. Ama bu şekilde yaşamaktansa ölmeyi göze almalıydım.
İhtiyarı ikna etmek için yanına gittim çok çabuk ikna olacağını sanmıyordum ihtiyara şöyle söyledim: “Bu sirkte dar kafeste yıllarca kalamazsın sopayla vuruyorlar, canımız yanıyor, daracık kafeste kalıp rahat edemiyoruz. Bizi aç bırakıyorlar, işkence ediyorlar, canımızın yanması onları mutlu ediyor; özgürlüğümüz kısıtlanıyor. Eğer buradan kaçmazsak canımız çok yanacak, dedim. İkna olmuştu sonra ona kaçış planımızı anlattım, kaçacağımız gün geldi ve kaçış planını uygulamaya başladık. İlk önce maymun ve minik fil sirkteki çalışanların dikkatini dağıttı, biz sirkten çıktık. Minik fil ve maymun arkamızdan geliyorlardı, sirk çalışanları peşimizden koşuyordu ve siren sesleri duyuluyordu. Hepimiz çok korkmuştuk ya bizi yakalarsalar, bize zarar verirlerse diye endişelenmiştik. Ormana doğru süratle koşuyorduk. Ormanın içine daldık. İzimizi kaybettirmiştik.
İşkence dolu sirkten kaçıp evimize gelebilmiştik ama yine de tedbirli olmalıydık. Her an sirk çalışanları ve Gaddar Nihat bizi yakalamak için ormana gelebilirlerdi. Vücutlarımızda sopa izleri vardı. Biz hayvanları eşya gibi kullanıp bize istedikleri gibi davranmaları, canımızı yakmaları çok üzücü bir şeydi. Bizler de bir canlıyız sonuçta. Bir anda bir ses bizi ürkmüştü. Bela başımızdan bir türlü gitmiyorlardı. Ormana doğru Gaddar Nihat ve sirk çalışanları geliyordu. Ne yapacaktık şimdi? Ormanın bir ucuna gitsek yine de bizi bulurlardı. Biz de eski hayatımıza geri dönerdik. Hepimiz kaçmaktan ve üzüntüden çok sıkılmış ve yorulmuştuk. Tekrardan koşacak halimiz kalmamıştı. Herkesin yorgun düştüğünü gördüm ve onlara "Arkadaşlar hadi birazcık daha dişimizi sıkalım. Elbet bir gün bu zulüm ve işkence bitecek. " dedim. Sonra doğruca dümdüz ormanın içinde ilerlemeye başladık. Artık Gaddar Nihat ve sirk çalışanlarının ürkütücü bağrışmaları duyulmuyordu.
Biz de yolumuz boyunca yürüdük. Sonra maymun "Arkadaşlar! Maymunun gösterdiği yere baktık. Kocaman bir mağara vardı. Acaba içeri girmeli miydik? Hepimiz aklımızdaki soru işaretleriyle bir süre bekledik ve içeri girmeye karar verdik. İçerisi güneş ışınlarıyla aydınlanıyordu. Önce ben burada birilerinin yaşadığını düşündüm. Minik fil "Anne, ben çok acıktım. Çok yorgunum "dedi. Evet yorucu bir gündü. Hepimiz yorulmuştuk. Şimdilik Gaddar Nihat 'den kaçmıştık. Ama belki de bizi bekleyen bir sürü macera vardı. Mağaranın köşesine uzanıp dinlendik. Bazılarımız yiyecek bulmaya gitti. Bazılarımız da mağaranın yakınındaki dereden su içmeye gitti. Mağaranın dibinde dinlenirken mağaranın içerisinden bir ses geldi. Hepimiz sesin geldiği yöne baktık. Yanımıza bir yılan geldi. Bize "Merhaba ,ben de sizin gibi sirkten kaçmış birisiyim "dedi. Bu yılan bizim sirkten kaçtığımızı nerden biliyordu. Hemen sordum. Yılan ise "Bunun 2 nedeni var. İlki giydiğiniz kıyafetlerden belli oluyor. 2.si ise konuşmalarınızı duydum." dedi.
Yılan kardeş iyi birine benziyordu. Onunla iyi dost olmuştuk. Sirkte neler yaşadığını, nasıl kaçtığını sorduk. Yılan kardeş ise "Bende sirkten kaçtım. Benim kaçtığım sirk çok büyük bir sirk. Beni yavruyken götürmüşlerdi. Bazı şeyler öğretiyorlardı. Aradan çok zaman geçti. Ama ben ailemi özlemiştim, o sirke bir türlü alışamamıştım. Bazı arkadaşlarım vardı. Sirkte işkence dolu günler geçirdiğimizde birbirimizle konuşurduk. Aslında ben buraya dostlarımla geldim. Ama onlardan ayrıldım. Kayboldum. Sonunda burayı buldum. Burada yaşıyorum. Tek başımayım." dedi. Bizde yılana yaşadığımız zulmü anlattık. Akşam olmuştu. Artık bir yuvamız vardı. Sirk hayvanı olmak zor işti. Daha bizim gibi nice hayvanlar vardı. Ahh! Ahh! Bide bize vahşi derler, asıl vahşi olanlar insanoğullarıdır. Koşuşturmanın verdiği yorgunlukla hepimiz uyuyakaldık.
2. Bölüm
Bir baktım, uykuyu çok güzel çekmişiz. Ne kadar uyusam da kalksam da aklımdaki o olaylar, gelişmeler hiçbir şekilde gitmiyordu. Evet... Hayat bizi yormuştu. O kadar yormuştu ki ne yapacağımıza bir türlü karar verememiştik. Aklıma bir fikir geldi. Bu fikrimi arkadaşlarıma sunmaya hazırdım. Saat 12.00'de fikrimi herkese duyurdum. Fikrim ise artık özgür biri olarak dünyayı gezmeyi teklif ettim. Herkes bu fikrime çok şaşırmıştı. Ama ciddi bir şey düşünüyordum. O sırada ihtiyar bana şöyle dedi; "Dünya sizin sandığınızdan daha tehlikeli orada sirkte bize nasıl davranıyorlarsa öyle davranırlar. İnsanlar bizi sevmiyor. Bize iyi davranmıyorlar. Kendilerini bizden daha üstün sanıyorlar. Oysaki onlara hiç bir zararımız yok. Sadece kendi halimize yaşıyoruz." Bu sözlerden sonra düşünmeye başladım. Acaba bize neden kötü davranıyorlar bizim onlara hiç zararımız yok. Hatta bizim onlara faydamız bile olabilir. Keşke onlarda bunu anlasalar.
Sonra düşündüm ve arkadaşlarımla birlikte gezmeye gideceğimiz yeri seçiyorduk, gezeceğimiz yer Ankara’ ydı ve hiç kimsenin bizi sirkte çalıştıracağını sanmıyordum. Sonra yola koyulduk. Çok yorulmuştuk o yüzden dinlenmek için durduk ve bir adamın köpeğe eziyet ettiğini gördük o köpeğe yardım etmeliydik. Yardım etmiştik ve onu özgürlüğüne kavuşturduk. Gideceğimiz yere doğru yoldaydık. Yolda insanlarla karşılaşmıştık. Onlar bize sirkteki insanlardan çok daha iyi davranmışlardı. Onlar bize yemek su vermişlerdi. Tabi aralarında kötü olanlar da vardı. Neyse ki onlardan kaçmıştık. Sonra ise varacağımız yere Ankara'ya vardık. Ankara'ya vardıktan sonra kendimize önce kalacak yer bulmaya başladık. Kaçtığımız yeri bir an önce unutup hayata yeniden bir sayfa açmalıydık, dünyada bir tek kötüler yoktu tabii. İyiler de vardı bu dünyada. Ardından karşımıza bir teyze çıktı ve o bize kalacak bir ev vaat etti. Onun yanında kalmamızı istedi biz de ona başımızdan geçen her şeyi teker teker anlattık. Teyze bizi çok sevmiş çocukları gibi görmüştü bizi. Sanki gerçekten evimiz de gibiydik. Küçük bir bahçemiz olmuştu. Orada kafesten daha geniş bir alanımız olduğu için mutluyduk.
Her şeyden önemlisi özgürdük. Evet gerçekten dünyada iyi insanlar da vardı Bunu biliyordum ve o iyi insanlar bizim karşımıza çıktı. Sonunda özgürlüğümüz için bize yardım edecek iyi insani bulmuştuk. Burada sürekli kalamazdık, yeni bir şeyler yapmamız, yeni yerlere gitmemiz gerekiyordu. Bu konuyu konuşmak üzere akşamleyin toplanma kararı aldık. Hepimiz çok heyecanlıydık. Yeni yerler görme arzusu bizi çok heyecanlandırıyordu. Özgür olmak ne kadar güzeldi. Hepimiz çok mutluyduk ama her mutluluğun bir sonu olduğunu unutmuştuk. Akşam yemeğini yedikten sonra toplantı için büyük odaya geçtik ve nereye gideceğimizi kararlaştırmaya başladık ama o sırada bahçeden sesler gelmeye başladı sirkten hayvanların kaçtıklarını konuşuyorlardı ve sirk çalışanlarının da onları aradıklarını söylediler. Korkmuştuk. Kadının bizi ele vermeyeceği ne malumdu. İnsanların bize yaptıklarından sonra onlara körü körüne güvenemezdik. Şansa da bırakamazdık. Plan yapmak için de zaman yoktu. Aklımıza ilk gelen şeyi yaptık. O da, toplantı yaptığımız odanın penceresinden kaçmak oldu. Bıkmıştık. Daha ne kadar saklambaç oynayabilirdik. Arkadaşlarımda benimle aynı fikirde gözüküyorlardı. Özgürlüğümüz için bu kadar çok mücadele etmek zorunda olmamız ne kadar acı!
Kadının evi insanların bol olduğu, işlek bir caddede değildi. Evin arkası tamamen ormanlıktı. Bizi burada aramalarına şaşmamalı. Yine ormandaydık ama burada duramazdık. Sirk çalışanlarının gelmesi an meselesiydi. Arkadaşlarımla nereye gitmeliyiz diye tartışırken İhtiyar söze girdi. Yaşlı, buruşuk suratında bezmiş bir ifade vardı. Eskiden kaçtığında saklandığı yeri önerdi. Bir barınak. Orada ona iyi davrandıklarını, yemek ve su verdiklerini söyledi. Bir süre sonra ise sirk çalışanlarının onu sahiplenmek istermiş gibi alıp sirke götürdüğünü anlattı. Sanırım en mantıklı fikir İhtiyar'ın fikriydi. En azından bize zaman kazandırırdı. Barınağa gitmek üzere yola çıktık. Engebeli yollardan, tehlikeli yerlerden geçtikten sonra barınağa varabilmiştik. İlk ihtiyara sorduk ne yapacağımızı. Çünkü o tecrübeliydi. Bize bazı kuralları anlattıktan sonra yemek yemeğe koyulduk. Çünkü çok acıkmıştık. Yemeğimizi yedikten sonra bir boz ayı yanımıza geldi ve 'Nereden geliyorsunuz? ' diye sordu.
Biz ilk başta çok tedirgin olmuştuk. O kadar korkmuştuk ki ellerimiz titriyordu her birimizin. Eğer doğruyu söylersek bizi şikayet edebilir ve yine aynı yere dönmüş olabilir, o sıkıntıları çekmek zorunda kalırdık.Doğruyu söylemekten başka seçeneğimiz yoktu sirkten kaçtığımızı ve barınmak istediğimizi söyledim hayvanlar kesinlikle insanlardan daha güvenilirdi. Boz ayı yüzünde bir gülümseme ile "Sizi saklayacağıma emin olabilirsiniz." dedi. Barınak tatlı bir yerdi. Herkesin ilk defa bu kadar huzurlu olduğunu görüyordum sanırım biraz rahatlamanın sakıncası yoktu. KAÇIN! KAÇIN! ORMANA KOŞUN! Diye bir ses duyduk herkes gözünü açtı ve paniklemeye başladı, hemen boz ayı yanımıza gelip "Kaçın çoktan vardılar." dedi. Herkes barınağın gizli bölümünden kaçmaya başladı. En son ben ihtiyar ve boz ayı kalmıştık, ben önden gittim fakat bir süre sonra kimsenin gelmediğini fark ettim. Kapı kapanmıştı, insanlar burayı görürse kesinlikle içeri girerdi fakat kapıyı kapatma ihtimali olan tek kişi ihtiyar ve boz ayıydı.
Ne yani kendilerini feda mı etmişti, çok saçma! Neden böyle bir şey yapsın ki ya da yalan mı söyledi, neden gelmiyor, kapıya biraz daha yaklaşınca kapının içerden kilitlendiğini fakat anahtarının kaybolduğunu gördüm.
Aramızda bir ihanetçi mi vardı? Neden bunu yapsın ki neden iki dostumuzu arkada bıraksın ki kapıyı ne olursa olsun açmam gerekiyordu. Tam o sırada ihtiyar ve boz ayının sesini duydum :''git! Acele et yoksa hepiniz yakalanacaksınız, dostlarınla birlikte yakalanmak istemezsiniz değil mi? Dostlarından kesinlikle ayrılma özgürlüğü ancak beraber elde edebilirsiniz şimdi git!'' Neden özgürlük elde etmesi bu kadar zor bir şeydi? Neden sadece özgürce dolaşıp istediğimiz hayatı yaşayamıyorduk, gerçekten özgürlük bize mutluluk getirecek miydi? Sanırım şimdilik öğrendiğim tek şey özgürlüğün elde etmesi acılarla dolu bir şey olduğuydu.
3. Kısım
Arkamızda bıraktığımız Boz Ayı ve İhtiyar'ı düşüne düşüne ormanın derinliklerine nefes almadan koşmaya başladık. Ve neden sonra artık takip edilmediğimizi anlayınca büyük bir ağacın altında durduk. Ben ve diğer hayvan arkadaşlarım çok yorulmuştuk, susamıştık. Hepimizin dili dışarı düşmüştü. Hepimizin aklında Boz Ayı ve İhtiyar vardı. Ne yapıyorlardı acaba?
3. Kısım
Arkamızda bıraktığımız Boz Ayı ve İhtiyar'ı düşüne düşüne ormanın derinliklerine nefes almadan koşmaya başladık. Ve neden sonra artık takip edilmediğimizi anlayınca büyük bir ağacın altında durduk. Ben ve diğer hayvan arkadaşlarım çok yorulmuştuk, susamıştık. Hepimizin dili dışarı düşmüştü. Hepimizin aklında Boz Ayı ve İhtiyar vardı. Ne yapıyorlardı acaba?
O sırada boz ayı kapının önüne oturmuştu ve kapıyı açmalarını engellemişti oradaki çalışanların. Bu sıra sirk görevlileri Boz Ayı' yı kırbaçlayarak kaldırmaya çalışıyordu fakat Boz Ayı direnmeye çalıştığı için yapamıyolardı. Boz Ayı kendisini kaçan hayvanlara siper etmişçesine kapıdan ayrılmıyordu. Koca cüssesini çalışanlar da kaldıramıyordu tabii. Bir işe yaramadığını gören sirk görevlileri bayıltıcı iğne yaptılar Boz Ayı ve İhtiyar' a. Daha sonra onları işkence odasına çektiler. Bu odada, yukarıdan gözü yoran, çivi etkisi yapan bir ışık geliyordu. Bu izbe yer elektrikli demir parmaklıklarla çevrili, etrafta birçok işkence aletinin bulunduğu korkunç bir mahzeni andırıyordu. Kazıklar, dikenli sandalyeler, kurşun püskürtücüler, biber gazları, kerpeten, çeşit çeşit kırbaçlar... Zavallı hayvanlara akla hayale gelmeyecek işkenceler yaparak uyandırmaya çalıştılar. Vurup kırbaçlamalarına rağmen uyanmayan İhtiyar ve Boz Ayı'ya elektro şok verdiler.
Elektro şokun etkisiyle kendine gelmeye başlayan İhtiyar ve Boz Ayı canları çok yandığı için etrafa saldırmaya başladılar. Bu durum karşısında şaşıran sirk görevlileri yine ellerine kırbaçları alarak Boz Ayı ve İhtiyar' ı sakinleştirdiler. Ve sakinleşen hayvanlara kaçan hayvanların nereye gittiklerini sordular. Sorulan sorulara Boz Ayı ve İhtiyar " Biz onları görmedik, yerlerini bilmiyoruz" gibi şeyler söyleseler de sirk görevlileri onları konuşturmakta ısrarcıydılar. Sorularına cevap alamayan sirk görevlileri gittikçe sinirleniyor ve işkenceyi artırıyorlardı. İhtiyar ve Boz Ayı kendilerini arkadaşları için feda ettikleri için konuşmamaya kararlılardı. Çünkü Gaddar Nihat onlara bu görevi vermişti. Onlardan haber bekliyordu. Eğer bu hayvanları konuşturamazlarsa Ondan çekecekleri vardı. Onları konuşturamayacaklarını anlayan sirk görevlileri İhtiyar ve Boz Ayı' yı Nihat' a götürmek için bir kamyonun çektiği tekerlekli büyük kafese koydular. Nihat'ın onları konuşturacağından çok emin bir şekilde yola koyuldular.
Yoldayken Gaddar Nihat, acımasız suratlı, pos bıyıklı, yüzünde korkunç bir pençe izi olan şoförü aradı. Nihat' ın bağırıp çağırmaları sirkin iş yapmadığından duyduğu memnuniyetsizlik , tehtitkar konuşmaları kafesteki İhtiyar ve Boz Ayı tarafından duyuluyordu. Panikleyen pos bıyıklı şoför hızlı gitmek için gaza bastı. Hızın da etkisiyle öndeki virajı alamayan kamyon, tekerlekli kafesin içindeki boz ayının da dengesini bozdu. Boz Ayı' nın hızla kafesin yan tarafına devrilmesiyle son sürat giden araç ve kafesler şarampole yuvarlandı. Birkaç takla atıp ağaca dayanarak duran kafes param parçaydı. Boz Ayı yapısı gereği bu kazadan az etkilenmişti, İhtiyar ise hafif yaralanmıştı. İhtiyarın kulağının arkasından kan gelmişti. Kendini toparlayan Boz Ayı, İhtiyar'ı bir ağacın gölgesine çekip durumunu kontrol etti. "Yol arkadaşım, nasılsın?" diye telaşlı bir şekilde sordu. İhtiyar da "Ben iyiyim, önemli bir şeyim yok. Sen arabadaki insanların durumuna bak." deyince Boz Ayı "Neden onları kurtarıyorsun?" diyerek tepki gösterdi.
İhtiyar da "Dostum, insanların şöyle bir sözü var : İyilik yap denize at, balık bilmezse halik bilir. Bunun için biz özümüz gereği o insanlara yardım etmeliyiz." deyince Boz Ayı tepkisinin yanlış olduğunu anlayarak "Haklısın, dostum!" diyerek kamyondaki yaralıların yanına koştu. Boz ayı hemen, taklalar atarak devrilen kamyondaki pos bıyıklı şoför ile yardımcısının yanına gitti. İhtiyarın dedikleri olmasa onlara hiç de yardım etmek istemezdi ama söz o kadar etkiliydi ki bu sözden sonra yaralılara acıyarak baktı. Kocaman pençeleriyle yan yatmış olan kamyonu kaldırdı. İki yaralının da yüzü gözü kan içindeydi. Uzun uğraşlardan sonra ikisini de hurdaya dönmüş araçtan çıkardı. Bu arada şoförün telefonundan Nihat'ın sesi geliyordu. Adeta sinirden kükrüyordu. "Çabuk orada ne olduğunu bana söyleyin sizi şapşallar!" diye bağırıyordu. Boz Ayı Nihat'ın bağrışlarına aldırış etmeden yaralıları ihtiyarın gölgesinde olduğu ağacın yanına sürükledi. İhtiyar, yaşının verdiği tecrübeyle yaralıları kontrol etti. Çok fazla kan kaybetmişlerdi. Acilen kanamayı durdurmalıyız, diyerek boz ayıdan yardım istedi.
Boz Ayı etrafına telaşla bakınırken çalıların arasında bir şeyin hareket ettiğini gördü. Çalının yanına gidince bir de ne görsün, tiftik keçisi. Çalılıkların arasına gizlenmiş. Bütün olanı biteni izliyordu. Boz Ayı'nın kendisine yaklaştığını görünce tam bir dağ keçisi çevikliğiyle ilerideki kayanın üzerine zıplayıverdi. Boz Ayı ağzını açmadan söze başladı tiftik keçisi. "İsterseniz size yardım edebilirim." demiş. Bunun üzerine " Nasıl?" diye sormuş telaşlı Boz Ayı. Ben bugüne bugün Ankara keçisi olarak bilinirim, adım da namım da bu. Hal böyleyken bu dağları, bu uçsuz bucaksız bozkırı benden daha iyi bilen olur mu? Hangi taşın altında ne var, hangi derde hangi ot iyi gelir; nereler güvenli nereler değil ben bilirim." deyince tiftik keçisi, Boz Ayı ve İhtiyar mecburen tiftik keçisinin teklifini kabul etti. Çünkü başka çareleri yoktu. Keçi de insanların zamanın da tüfekle kendilerini avladıklarını geriye çok az sayıda Ankara keçisi kaldığını söyleyince ortak noktada buluştular. Çünkü dertleri ortaktı: İnsanlar! Çok acı çektiklerini, yeni doğan yavrularının bile ticari amaçlı insanlar tarafından kaçırıldıklarını, yünlerinin para uğrunda tamamının kazındığını anlattı bir çırpıda keçi.
Boz ayı ve ihtiyar anlatılanlardan çok etkilenmişti. Demek ki dünyanın her yerinde Nihat gibileri vardı. Artık İhtiyar ve Boz Ayı tiftik keçisine güveneceklerini anlamışlardı. Tiftik keçisi onlara yaralarına iyi gelecek bir merhem vereceğini ve diğer keçilerle saklandıkları yere onları götüreceğini söyledi. Yalnız bir şartı vardı: Araçtan çıkardıkları iki insanın yaralarını sardıktan sonra onlar uyanmadan hemen ana yola bırakacaklardı. Tiftik keçisinin sütten ağzı yanmıştı bir kere daha da insanlara güvenemezdi. İhtiyar ve Boz Ayı bunu kabul etti. Boz ayı güçlü kollarıyla baygın iki insanı omuzlarına attı. Tiftik keçisi önlerinde bizim dostlar arkada konuşa konuşa yola düştüler.
Bozkır öylesine ıssızdı ki bir ağaçla diğer ağacın arasında kilometrelerce mesafe vardı. Bozkırda karşılarına çıkan sadece küçük dikenler, çalılar ve yer yer yükselen tepelerden başka bir şey değildi. Boz Ayı omzunda insanları taşırken nasıl olur da o gür ormanlıktan bu bozkıra geçtiklerini düşünüyordu. Boz Ayı'yı düşünceli gören tifitk keçisi sanki onun içini okumuş gibi "Ayı kardeş, o içinde bulunduğunuz orman Atatürk Orman Çiftliği idi. Ankara, karasal iklimin olduğu bir yer olduğu için bundan sonra yolumuz hep bu şekilde bozkırda ilerleyecek." Bu sözleri duyan İhtiyar " Peki biz ormandan ilerleyemeyeceksek hayvan dostlarımızla nasıl buluşacağız ya onları bir daha göremezsek." diye hayıflanınca keçi onu şu şekilde sakinleştirdi. "Üzülme, eğer onlar anlattığınız adamlardan kurtulmak istiyorlar mutlaka orman dışına yani bozkıra çıkmışlardır. Bunun için onları bozkırda bulmak daha kolay olacaktır." dedi. " Nasıl olacak bu?" dedi İhtiyar. Şimdi düşün bakalım. Arkadaşlarınızı sık ağaçların arasında mı daha kolay bulursunuz, ağaçsız bu bozkırda mı?" Haklısın galiba dediler bizim dostlar.
"Boz Ayı, bu adamlar omuzlarımda bu kadar yolu boşuna taşımıyorumdur umarım. " deyince Tiftik keçisi, "Hayır, güven bana. Biz keçiler kayalardan tepelerden oradan oraya hoplarken sık sık yaralanırız. Bizim yaralarımıza en iyi gelen merhem bizim barınakta var. "Nedir peki bu merhem?" diye sordu İhtiyar, büyük bir merakla. Sarı kantaron derler burada. Öyle bir bitki var. Ondan yapıyoruz. Yaralara çok iyi geliyor. Adamlara onlardan süreriz. Ağızlarına da bir kaç damla bizim sütlerimizden damlattık mı, iyileşirler kısa sürede." dedi tiftik keçisi. Derken artık gelmişlerdi keçilerin yurduna. Burası çölde bir vaha gibiydi. Kızılırmak'ın kenarında söğüt ve kavak ağaçlarının arasında terkedilmiş, eski bir ağıldı. İnsanların yerleşim yerlerinden oldukça uzak bir yerdi. İnsanlardan bu denli uzaklara gitmeleri, adeta ürkek bir ceylan gibi davranmalarının ardında kim bilir ne acıları, yaşanmışlıkları vardı keçilerin.
Oraya vardıklarında diğer keçiler meraklı gözlerle arkadaşlarına ve yanlarındakilere bakıyorlardı. Boz Ayı' ının omuzlarındaki insanları görünce şoke oldular. Arkadaşlarına hep bir ağızdan " Nasıl sen bizim barınağa insan getirirsin? Ya bizi burada da rahat bırakmazlarsa? Ya yine eski acılı güzlerimize dönersek." diye çıkıştılar. Tiftik keçisi bütün olan biteni anlatınca biraz da olsa rahat nefes alan keçiler hep birlikte hem Boz Ayı ve İhtiyar'ı hem de adamları tedavi ettiler. Adamlar ayılamasın diye adını kendilerinin de bilmedikleri bayıltıcı bir ot. Artık akşam olmuş hava iyice kararmıştı. Keçiler, bu saatten sonra yola çıkılmamasını bu gece barınakta misafir kalmalarını söylediler Boz Ayı ve İhtiyar'a. "İhtiyar, peki bu adamlar uyanır da bizlere zarar vermek isterlerse ne yapacağız?" diye sorunca keçiler hep birlikte gülerek " Korkmayın, onlar yarın bu saatlere kadar uyanamazlar. Bizim ot, onlara bu fırsatı vermez." dediler. Bunun üzerine rahat bir nefes alan İhtiyar ve Boz Ayı gerçekten yorulduklarını hissettiler o anda ve keçilere teşekkür ederek derin bir uykuya daldılar.
4. Kısım
Ertesi gün Boz Ayı ve İhtiyar kendilerini çok iyi hissediyorlardı. Çok iyi uyumuşlardı bir şeyler yedikten sonra arkadaşlarını bulmak için yola koyuldular. Çok dikkatli hareket ediyorlardı, sirk çalışanları ve Gaddar Nihat'a yakalanmak istemiyorlardı. Hava kararmaya başlamıştı, Boz Ayı ve İhtiyar kalacakları bir yer arıyorlardı. Biraz ilerledikten sonra terk edilmiş harabe gibi bir kulübe buldular. Bu geceyi orada geçirdikten sonra sabah erkenden yola koyuldular. Bu sırada arkadaşları aç ve susuz bir şekilde ilerlerken karşılarına bir dere çıkmış hepsi su içmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. Ben de susuzluğumu giderdikten sonra biraz dinlendim. Boz Ayı ve İhtiyar'ı bulmak istiyordum ama sirk çalışanları ve Gaddar Nihat'a yakalanmaktan çok korkuyordum. Bu sırada arkamızdan ayak sesleri gelmeye başladı hepimiz çok korkmuştuk. Bütün hayvanlar yan yana dizilmişti. Ayak sesleri giderek yaklaştı ve biz tir tir titriyorduk. Arkamızı dönüp bir de baktık ki Boz Ayı ve İhtiyar...
O an nasıl olduysa hepimiz birbirimizden ayrıldık. Ben hemen karşımdaki küçük kulübeye doğru koştum. O küçük evin hemen arkasında bir depo vardı. Kapıyı açmaya çalıştım ama açamadım. O sırada küçük bir delik gürdüm ve deponun içine oradan girdim. Çok korkmuştum acaba arkadaşlarım nerede diye düşünmeden edemedim. "Baba.." Bu sesle irkildim. Hemen saklandım, ayak sesleri yaklaşıyordu. Kapı açıldı ve içeriye küçük bir kız çocuğu girdi, o sırada ayağım kaydı ve kız çocuğu çıkan sesten dolayı bana doğru baktı. OLAMAZ! Beni fark etmişti. Ben çok korkmuştum ama o hiç korkmamıştı. Kız siyah kıvırcık saçlı, siyah badem gözlü orta boylu küçük bir çocuktu. Kız gözümün içine bakıyordu. Bana yaklaştı. O diğer insanlar gibi değildi, onun sevgisini hissetmiştim. Gerçekten güven doluydu o.''Aa! sen nasıl geldin buraya? ''dedi ve biraz daha yaklaştı. Ben orada öylece donup kaldım.
Aslan değil, kediydim o anda, evcil bir kedi. Bana bir şeyler söyledi ama anlamadım. Ah keşke onunla aynı dili konuşsaydık. Hemen dışarı çıktı ve elinde et ile geldi. Anlamıştı aç olduğumu. Eti afiyetle yedim ve derin bir oh çektim. Kız bana bakarken utanmıştım fakat daha sonra odaya bir adam gelmişti. Bir anda tekrardan irkildim. Babası da beni görünce haliyle şaşırmıştı. Kızı ise beni burada bulduğunu ve bana et verdiğini söylemişti. Babası bana bakarak bu aslan çok bitkin görünüyor dedi. Daha sonra bir veteriner çağırıp bana bir iğne yaptı. Ertesi gün biraz daha iyi hissediyordum. Dışarda kız babası ile konuşuyordu ve babası ona bu aslanı bir barınağa bırakmaları gerektiğini söylemişti. Kız çok ısrar edince babası depoda kalmasına razı geldi. Fakat benim başka bir derdim vardı, hala arkadaşlarımı bulamamıştım ve bunu küçük kıza nasıl anlatacağımı da bilmiyordum. Derken aklıma sirkte çekmiş olduğumuz fotoğraf geldi, hemen o fotoğrafı çıkartıp küçük kıza gösterdim.
Kız derdimi anlamış olacak ki hemen babasının yanına koştu ona, baba aslanın arkadaşlarını aramaya gidebilir miyim, dedi. Babası: " Hayır, orman çok tehlikeli! " deyince umutsuzluğa kapılmıştım ama kız bana gece gizlice çıkıp ararız dediği için moralim düzelmişti. Gece olunca kız çantasıyla beraber gelmişti, çantasında yiyecek gibi önemli şeyler vardı. Aramaya ilk olarak uçurumun bulunduğu taraftan başladık. Çok karanlık olunca kız çantasından fenerini çıkardı. Uçurumun yanındaydık, kızın birden ayağı kaydı ve uçurumdan aşağıya düştü. Kız dala takılmıştı ama çantası ve feneri aşağıya düştü. Kızı daldan kurtardım. Ama fener düştüğü için önümüzü göremedik, geceyi kızla beraber ormanda geçirdik. Ertesi sabah günün ilk ışıklarıyla uyandık. Kız ağlıyordu. Merak edip yanına gittiğimde bacağının yaralandığını gördüm. Dün gece dal parçası onun bacağını yaralamıştı. Canının yandığını anlıyordum. Yarası için ormanda bir şeyler aramaya başladım.
Ormanda yerlere atılan bazı çöpler vardı. Evet, bunları da insanlar yapmışlardı. Bu doğa için çok zararlı bir şeydi. Ama o çöpler bana yardımcı oldu. Bir parça bez bulmuştum. Hemen koşa koşa Kızın yanına gittim ve bezi kızın yaralı bacağına sardık. Birkaç dakika dinlendikten sonra tekrar yola koyulduk. Dün gece fazla bir şey görememiştik. O yüzden hava kararmadan arkadaşlarımı bulmak istiyorduk. Biraz ilerledikten sonra acıkmaya başladık ve bir ağaçtan meyve topladık. Çayır, çimen, tepe gezdik derken sonunda, bir kuyuya vardık. Suyumuz bittiği için kuyudan su çekiyorduk. Birden bir ses duyduk, bu ses kertenkele Samanta'nın sesiydi. Kuyunun arkasında boşlukta saklanıyordu. Kıza Samanta'yı tanıdığımı göstermek için onu pençemin üstünde tutarak kıza güldüm. Arkadaşlarım buradan geçtiklerini göstermek için Samanta’ yı bana haber vermesi için burada bırakmışlardı. O an çok mutlu olmuştum. Arkadaşlarım beni unutmamışlardı. Samanta, bize yolu gösterdi, sonunda mağaraya varmıştık. Mağarada küçük odacıklara benzeyen küçük geçitler vardı.
Teker teker bütün geçitlere girmiştik. Tam en sonuncusuna da girecektik ki içeriden sesler gelmeye başladı.Küçük kızın korktuğu her halinden belli oluyordu. İçeri doğru giriyorduk. Bir sessizlik oluşmuştu. Yavaş yavaş ben de tedirgin olmaya başlamıştım. Geçitin derinliklerinde birkaç geçit daha olduğunu fark ettim. Bu geçitlerden birisine girmeye karar verdik. Anlaşılan doğru yere girmiştik. Geçidin sonunda minik bir kapı vardı. Kapının arkasında ışık parlıyordu. Kapıyı açtığımızda ışık gözümüzü almıştı. Sanki başka bir dünyadaydık. Çok değişik bir yere gelmiştik. Bu yerde de biraz yürüdükten sonra karşımıza Boz ayı, ihtiyar ve diyer hayvanlar karşımızda duruyorlardı. Nasıl olduklarını ve karınlarını aç olup olmadığını sordum. Küçük kıza çok teşekkür ettim ihtiyar, biz çok zorlandık, çok sorunlar badireler atlattık ama sonunda başardık ve sonunda işkencelerden kurtulduk, dedi. Ben de ihtiyarın bu sözlerini onayladım, küçük kız beni ve arkadaşlarımı çok sevmişti. Biz de ondan ayrılmak istemiyorduk tabii ki ama birden küçük kızın babası aklımıza geldi ve kız ağlamaya başladı.
"Ailem beni çok merak etmiştir, keşke babam da bizimle gelseydi. Şimdi nasıl bulacağım ben evimi, nasıl gideceğim evime, babam çok kızar." demeye başladı. Herkes ona minnettardı çünkü özgürlüğüne kavuşmuştu. Hepimiz küçük kızı çok sevmiştik. Beraber bir çözüm düşündük ve Aslan: "Yalan söylemeye gerek yok, her şeyi olduğu gibi anlatalım. Ben babanın kızacağını sanmam, sonuçta sen onun biricik kızısın." dedi ve küçük kızın morali yerine geldiğinde evimi nasıl bulacağız ki, dedi. Maymun: "Ben ağaçların tepesine çıkar, evlerin çatısına bakarım, belki öylelikle bulabiliriz, sen bu ormanı bana soracaksın. " dediğinde küçük kız onlara çok minnettar olmuştu, çok iyi dost olmuşlardı. Hep beraber eve gittiklerinde küçük kızın babasına her şeyi olduğu gibi anlattılar ve babası kızına, yalan söylemeyip gerçekleri anlattığı için teşekkür etti ama maalesef hayvanlar evde bakılamazdı, onların yaşam yeri doğaydı. Babası kızına onları hayvanat bahçesine bırakmayı teklif etti.
Küçük kız her ne kadar onlardan ayrılmak istemese de bu fikri onayladı. Her hafta babası ve ailesiyle beraber hayvanat bahçesini ziyaret ettiler.
5.kısım
Ancak hayvanlar hayvanat bahçesinde mutlu olamadılar ,bu yüzden oradan kaçmanın yolunu aramaya başladılar. Çoğu zaman boş durmak yerine plan yapıyorlardı. Aslan:" Planımız hazır olur olmaz kaçabiliriz" dedi. Hepsi farklı kafeste olduğu için aralarındaki iletişimi kuşlar sayesinde sağlıyorlardı. Plana karar vermişlerdi. Plan şöyle işliyordu: Bu hayvanat bahçesi gece ziyarete kapalıydı ve akşam görevli olan iki tane bekçi vardı. Bu bekçilerden birisi Obur Necati bir diğeri ise Uykucu Kamildi. Bizim hayvanlar için onları atlatmak çok kolay olacaktı ama yapmaları gereken tek şey kafeslerin anahtarını almak olmalıydı ve bu görevi yapabilecek en iyi kişi de tabii ki yılandı. Artık yapmaları gereken tek bir şey vardı o da akşam olmasını beklemekti ama bu onlar için gerçekten çok zor oldu. Sonunda planı uygulamanın vakti gelmişti. Yılan anahtarları aldı ve kapıyı açtı. Kaçmayı başardılar. Hepsi çok mutluydu fakat hepsinin de içinde hala bir korku vardı. Ormana doğru koşmaya başladılar, ormana ulaştılar.
Kuşlar cıvıl cıvıl ötüyor, ormandaki nehrin sesi kulaklarını çınlatıyordu. Her yer yemyeşildi, bir an önce hayvanat bahçesinden uzaklaşmak istiyorlardı. Bu sırada daha önce tanışmış oldukları kız arkadaşı hayvanat bahçesine onları ziyaret etmek için gitmişti ama onları orada bulamayınca çok üzüldü. Ve oranın bekçilerine haber vermeye gitti ama onları yerinde bulamadı çünkü onlar hayvanları çoktan aramaya gitmişti bile. Hayvanlar ormanın güzelliklerini keşfediyordu. Ama bir yandan da çok korkuyorlardı çünkü bekçiler gelip onları yakalayıp tekrar hayvanat bahçesine götürebilirdi. Ormanda kalabilecekleri çok fazla yer vardı ve Aslan ilerde karşılarına çıkan bir kulübeyi gösterdi eğer orada kimse yaşamıyor ise kalabiliriz dedi. Kulübe eski ve yıkılmak üzereydi. İçine baktıklarında boş olduğunu ve uzun zamandır kullanılmadığını gördüler. Bu duruma çok sevindiler. İçeri girdiler ve kulübenin terkedilmiş olduğunu fark ettiler. Orada yer alan her şey çok tozluydu. Bir kitap dikkatlerini çekti.
Bu kitabın kendilerinden önce gelen gruba ait olduğunu düşündüler. Aslan kitaplar ilgisini çektiği için hemen kitabı eline aldı ve kitabın ana kahramanının tiyatro harabelerinde yaşayan küçük bir kız olduğunu anladı. Tam kitaba dalmışken bir ses duydular bu sesin hayvanat bahçesindeki bekçilere ait olduğunu anladılar. Büyük bir korku ve tedirginlikle kulübeden kaçmaya çalıştılar. Ama bir baktılar ki bekçiler zaten oradalardı ve bu yüzden onlardan çıkmak için izin istediler ve bekçiler de onlara izin verdiler. Çünkü amaçları onları tekrar yakalamaktı. Yılan bekçiye onları rahat bırakması gerektiğini, artık özgür olmak istediklerini, yeryüzündeki tüm canlılar gibi onların da özgürlük haklarının olduğunu söyledi ve bu konuşma bekçileri çok duygulandırdı. Gözleri doldu.
Onları bulamadıklarına dair yalan söyleyip yollarına devam edebilirlerdi. Hayvanların yaşadığı zulüm burada sona erebilirdi. Bu sefer iyilik, doğruluk, güzellik kazanmalıydı. Bu sefer öyle oldu. Bekçi görmemezlikten geldi ve onların gitmesine izin verdi. İşte bu sefer iyilik kazanmıştı. Özgürlüklerine kavuşmak isteyen hayvanlar sonunda özgürdü ve iyilik kazandığı için de çok mutlulardı. Yaşadıkları bunca zorluğa değmişti. İyi ki pes etmemişlerdi. İyi ki hep birlikte savaşmışlardı. Sonunda hepsi rahat bir nefes aldı. Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı: Mutluluk... Ve hepsinin aklında aynı düşünce vardı: Yaşasın Özgürlük!

- < BEGINNING
- END >
-
DOWNLOAD
-
LIKE(2)
-
COMMENT()
-
SHARE
-
BUY THIS BOOK
(from $7.99+) -
BUY THIS BOOK
(from $7.99+) - DOWNLOAD
- LIKE (2)
- COMMENT ()
- SHARE
- Report
-
BUY
-
LIKE(2)
-
COMMENT()
-
SHARE
- Excessive Violence
- Harassment
- Offensive Pictures
- Spelling & Grammar Errors
- Unfinished
- Other Problem

COMMENTS
Click 'X' to report any negative comments. Thanks!