
1- Bölüm
Bu bölümü Hazırlayan Okul : Akşemsettin Mesleki ve Anadolu Lisesi
"Geldikleri Gibi Giderler"
Kasımlar hep soğuk olur.
İstanbul hep hüzünlü. Ne vakit bir rüzgar esse kasımda İstanbul’un üstünde, Gülhane Parkındaki Gülibrişim ağaçlarının içi burkulur, bir hoş olurlar. Yaza çıkamayacaklar diye düşünürler kendilerini . Ürkerler.Koca bir çınar sarsılırken derinden , bize ne oluyor ki diye de düşünmeden de edemezler. O zamana kadar olmayan eşsiz bir savaş geçmiş ülkenin üstünden , emsalsiz bir yangın. Yıkamamış ama çınarı. Ancak Limni Adası’nda, Kasım’a daha varmadan 30 Ekim’de bir soluk almak istemişler, ama olmamış. Agamemnon zırhlısında Osmanlı fiilen sona ermiş. Kireç gibi yüzleriyle dönmüşler yurda Osmanlı diplomatları. Bütün ülkede endişe ve üzüntü...
Çınar bu, kökleri sağlam, yıldırmamış bu aziz halkı. Daha bir kenetlemiş birbirine. Misak-ı Milli fikri oluşmaya başlamış birden bire...
Yıldırım orduları lağv edilirken Mustafa Kemal görmüş geleceği. Ateşe koşan kelebekler gibi silah arkadaşlarıyla önce Adana’ya , sonra İstanbul’a gelmişler.
O kasım soğuğunda Kartal İstimbotu’yla Haydarpaşa’dan Galata’ya geçerken, güneyde İstanbul’dan duydukları daha bir gerçek olmuş gördükleriyle. 55 parça İngiliz donanması Marmara’da toplarını çevirerek Dolmabahçe’ye bir karabulut gibi demirlemişler.
Öyle ya Mustafa Kemal bu...
Çanakkale’de dar etmiş boğazı İngilizlere , bunun da hesabını sorar elbet.
Kartal İstimbotuyla geçerken bu donanmanın arasından silah arkadaşlarıyla, belki de ilk kez bu kadar yakınlar İngiliz gemilerine ve endişeliler.
-Paşam , Paşam ! der Yaveri Cevad Abbas ‘’Eyvah!’’
Mustafa Kemal bekler , göz bebeklerinde adeta kurtuluş mücadelesi bir film şeridi gibi geçer ve o ünlü sözünü söyler;
-Geldikleri gibi giderler...
2. Bölüm :
Bu Bölümü Hazırlayan Okul: Hacı Ahmet Atıl Anadolu Lisesi
"Samsun'dan Anadolu'ya Bir Güneş Doğdu. "
“Bak Mustafa, şu kargaları görüyor musun? İşte bunlar bizim baş düşmanımız. Ben uğraşayım, çalışayım, onlar gelsinler tohumları yesin bitirsinler. Kimseye faydası olmaz şu karga murdarının. Yaptıkları anca zarar, ziyan. Gel Mustafa’m, kovalım şunları.“
55 parça İngiliz donanmasının arasından geçerken dayısının sözleri çınlıyordu kulaklarında...
Balkanlar’ı, Selanik’i düşündükçe bir hüzün kaplıyordu yüreğini, sıra Anadolu’ya mı gelmişti? Hayır, sıra Anadolu’ya gelmeyecekti! Bir kez daha kovacaktı kargaları...
Mevsim sonbahar, aylardan kasım olsun ne çıkar? Değil mi ki “kara kış”ın sonu bahar?..
Geldikleri gibi gitsinler, diye daha Adana’dayken başladığı direniş planlarına İstanbul’da hız vermişti. Samsun’a çıkmadan çok önce İstanbul’da bulunduğu altı aylık sürede “kurtuluş”un planlarını hazırladı. Anadolu’ya kimlerle, ne zaman, nasıl geçecekti? Atacağı her adımı planlamış, bu yolda dönüş yoktu.
15 Mayıs... Akşam yemeği için güzel bir sofra hazırlamasını istedi, kız kardeşi Makbule’den... Annesinin karyolasının karşısına ufak bir yer sofrası kurdu Makbule...
Geldi, annesinin elini öptü, kardeşinin hatırını sordu ve mindere bağdaş kurup oturdu. Yemeğe isteksizdi. Anlatmalıydı:
- Anne, dedi. Ben yarın Anadolu’ya gidiyorum. Vatan tehlikede. Buralarda ne olacağı belli değil. Selanik’in başına gelenleri biliyorsunuz. Buralarda Selanik gibi elden gidebilir. Yurdumuzu ben kurtaracağım. Yolculuk çok tehlikeli...
Sözlerini tamamlayamadan Zübeyde Hanım fenalaştı, doktor çağırdılar...
Sabaha kadar annesinin yanında kaldı, onu sakinleştirmeye çalıştı ama ana yüreği...
O gece, anası oğlunu, kardeşi ağabeyini, Mustafa Kemal de onları son kez görüyor olabilirdi... Bu düşünceyle karşıladılar sabahı... Sabahın ilk ışıklarıyla sarıldı annesine, kız kardeşine, vedalaştı... Her şeyden çok sevdiği, uğruna canını, ailesini bile feda edebileceği vatanı bekliyordu onu...
Ufuk karanlık, memleket karanlıktı. Aydınlatacak olan ise bir çift mavi gözdü...
16 Mayıs 1919 sabahı bir vapur İstanbul'da Kız Kulesi açıklarında, vatanı yok olmaktan kurtaracak yolcularını bekliyordu... Yaşlıydı biraz. Karadeniz'in hırçın dalgalarına dayanabilecek gücü de yoktu aslında. Yükü de ağırdı. Özgürlüğümüzün, vatanımızın kaderini taşıyordu o vapur...
16 Mayıs sabahı Şişli’deki bu evden çıkarak Kız Kulesi’nin önünde kendisini bekleyen Bandırma vapuruna gitti...
Yola çıkmak için tüm hazırlıklar tamamdı. Ne var ki Kız Kulesi açıklarında vapur durdurulmuştu. Şişli’deki evde aylarca süren toplantılar, planlar, çalışmalar hepsi boşa mı gidecekti? Bandırma Vapuru’nun kaptanı İsmail Hakkı kapıyı vurduğunda, kamarasının penceresinden, tekneyle yaklaşan İngiliz subaylarını izlemekteydi ... Eli, belindeki beylik tabancasının üzerindeydi.
Dakikalar sonra düşmanların elinde olacaktı. Ona her istediklerini yapabilirler miydi? Tutuklayabilirler, sürebilirlerdi belki fakat öldürmek!.. Bu saatten sonra onun için yakalanmak, hapsolmak, sürülmek, düşündüklerini yapmaktan men edilmek hepsi ölmekle aynıydı.
Beynimden bir şimşek geçti, mavi gözleri dalgalandı. O anda kararını verdi...
Güverteye çıktı, İngilizler’in tek derdi gemiyi aramaktı Anadolu'ya silah ve cephane götürülmesin diye... Aradılar, gemide silah ve cephane yoktu.
Bunun üzerine Mustafa Kemal şunları söyledi:
"Bunlar işte böyle… Dayandıkları şey yalnızca demir, çelik ve silâhlı kuvvet! Bildikleri şey yalnız madde… Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz Anadolu’ya silâh ve cephane değil, ideal ve iman götürüyoruz."
İşte bu ideal ve iman, dört gün süren zorlu bir yolculuğuna başlamıştı.
17 Mayıs, İnebolu...
Hava kötü... Herkes suskun... .Ara sıra başlarını kaldırıp birkaç kelime konuşuyorlar sonra yine sessizlik...
18 Mayıs öğle üstü Sinop Limanı...
Sallantı kesilmişti. Yataklardan fırlayıp paslanmış tıraş usturası ve tıraş sabunu ile tıraş oldu herkes, biraz da güvertede temiz hava...
Yolculuğun sonuna yaklaşırken daha uzun ve çetin bir yolculuk başlamak üzereydi...
19 Mayıs sabahı Samsun...
İşte o sabah Samsun’dan Anadolu’ya bir güneş doğdu...
3. BÖLÜM:
Bu Bölümü Hazırlayan Okul: Tevfik Sırrı Gür Anadolu Lisesi
"Milli Bilinç Uyanıyor."
“Arkadaşlar! Ben 1919 senesi Mayıs’ı içinde Samsun’a çıktığım gün, elimde maddî hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevî bir kuvvet vardı. İşte ben, bu ulusal kuvvete, bu Türk milletine güvenerek işe başladım.”
Mustafa Kemal ve yardımcısını Samsun'da küçük bir grup karşıladı. "Dokuzuncu Ordu Kıtaları Müfettişi ve Padişahın Fahri Yaveri Mirliva Mustafa Kemal Paşa" unvanı ile bölgeye gelen Mustafa Kemal, Samsun'a vardığını telgrafla İstanbul'a bildirdi.
Yoğun geçen geceler gündüzler… Bazı önemli noktalar ortaya çıkmıştı. Dokuzuncu Ordu Kıtaları Müfettişiydi Mustafa Kemal. Tabloya baktığı andan itibaren, İngilizlerin iddia ettiği gibi olmadığını fark etmişti. Onu kim kandırabilirdi ki? ASLA!
Sağına soluna baktı, sonra kafasını kaldırdı. Baktığı insanlar fark etmişti. O mavi gözleri artık kurtuluş istiyordu. Tek çareleri gidip almaktı. Sadece örgütlenmek kurtuluşu getirmeyecekti.
Sadece 6 günün ardından Havza’ ya gitmesi için çanlar çalıyordu kafasında. İngilizlerin denetiminde olan bir şehire gidiyorlardı. Dikkat çekmek işlerini biraz bozabilirdi. Düşündüler,düşündüler… Heh! İşte bulmuşlardı. Böbrek sancılarını bahane edeceklerdi. Havza'nın şifalı kaplıcalarının iyi geleceğini gerekçe göstererek 25 Mayıs 1919'da Samsun'dan ayrıldı.
Mustafa Kemal ve arkadaşları, eski bir araçla Havza'ya doğru yola çıktı. Yollar bozuktu ve araç birkaç kez arızalandı. Araçtan inen Atatürk ve arkadaşları, doğanın güzelliğine kendilerini kaptırarak bir süre, "Gençlik Marşı" olan "Dağ başını duman almış, gümüş dere durmaz akar, güneş ufuktan şimdi doğar, yürüyelim arkadaşlar." marşını söyleyerek yol aldı. Esaretin altında olan bu şehirde, onların marşı havada yankılanıyordu. Zıt fiilerdi yaptıkları. Ama içleri huzurla dolmuştu.
Mustafa Kemal Havza'da çalışmalara hemen başladı, 26 Mayıs 1919'da ilçeyi temsil eden 7 kişilik heyeti ikametgahında kabul ederek içinde bulunulan zor durumu anlattı. Heyete yaptığı konuşmada Mustafa Kemal, zor durumu şu sözlerle dile getirdi:
"Hiçbir zaman umutsuz olmayacağız, çalışacağız. Uçurumun kenarındayız. Bizi canlı canlı mezara atmak istiyorlar. Son bir cüret bizi kurtarabilir."
İlk Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti 28 Mayıs 1919'da Havza'da kuruldu. Mustafa Kemal, aynı gün vali, mutasarrıflık ve kolordulara bir genelge gönderip "İzmir'den sonra Yunan ordularının Anadolu'ya ilerleme tehlikesine dikkati çekerek, "Vatanın bütünlüğünün korunması için ulusal tepkilerin daha canlı olarak gösterilmesini, 3 gün süreyle büyük ve coşkulu miting ve toplantılar yapılmasını, hükümete ve büyük devletlerin temsilciliklerine etkili telgraflar çekilmesini" istedi.
Havzalılar her daim arkasındaydı. Bu sözler üzerine artık kimse sessiz kalamazdı. Bir 30 mayıs günü uyandılar ve mitinge hazırlardı. Mustafa Kemal’in önderliğinde cuma günü Yörgüç Paşaoğlu Mustafa Bey Camisi'nde namazdan sonra okunan mevlidin ardından belediye binası önünde büyük bir miting yapıldı.Mitingler peşi sıra devam etti.Onun çağrısı ile Anadoluda tam 96 miting düzenlendi. Bir öndere, lidere , kurtuluşa susamış Anadolu insanı Mustafa Kemal’in çağrısını adeta kana kana içti.Başlamıştı artık geri dönüş yoktu.Tüm düşünceler ileriye ve kurtuluşa yönelikti artık.
Anadoluda yanmaya başlayan ateş İngilizleri huzursuz etmiş olacak ki Osmanlı Hükümetine baskı kurarak Mustafa Kemal’in geri çağırılmasını istediler.Türk milletinin gücü ortadaydı.Düşman korkmuştu.Tam kurtuluş meşhalesi yakılmışken İstanbul’a dönemezdi.
Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti'ne verdiği cevapta sonuna kadar milli mücadeleyi destekleyeceğini, gerekirse görevinden istifa edip halkın arasına katılarak mücadeleyi yürüteceğini bildirdi. Hatta daha da ileri gidip Samsun’dan İstanbul’a gidecek silahları topları ve Havza deposundakileri halka dağıttı. Bu da demek oluyor ki; Artık yavaştan şartlar eşitlenecekti.
“İlk cüreti, ilk cesareti gösteren sizlersiniz. İnkılap ve Cumhuriyet tarihinde kahraman Havza ve Havzalıların büyük bir yeri vardır." sözlerini sarf ederek Amasya’ya gitmek üzere yola çıktı.
İstanbul Hükümet’i bağımsızlığını kaybetme tehlikesini yenememişti. Mustafa Kemal ve arkadaşları bunun üzerine bir tamim yayınladı. Amasya Genelgesi olarak adlandırılan bu bildiri, örgütlü ve birleşik bir direniş yolunda atılan ilk ciddi adım olarak kabul edildi. Örgütlü bir direnişin dünyaya ilanıydı.
‘’Milletin istiklalini , yine milletin azim ve kararlılığı kurtaracaktır !’’
Bin yıl geçse dahi değer ve geçerliliğini koruyacak bu satırlar ile Mustafa Kemal Türk milletinin gücüne ve iradesine olan güvenini gösteriyordu.Bir direniş vardı ve bunu yürütmek için bir yönetim kurulu ihtiyacı belirmişti.Sivas’ta bir ulusal kongre toplanacaktı.Türk topraklarını kurtarmak ve bağımsızlık zamanı…
23 Temmuz’da önce Erzurum’da bölgesel bir kongre toplandı.Sadece askeri üniforması olan Mustafa Kemal’in ödünç alınmış sivil kıyafetler ile katıldığı kongreden tüm ulusa mal edilecek , milli mücadeleye ruh ve azim kazandıracak kararlar alındı. 4 Eylül Sivas Kongresi'nde, Erzurum Kongresi'nde alınan vatanın bütünlüğü ve bağımsızlığıyla ilgili kararlar aynen kabul edildi.
“Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı millet top yekûn kendisini savunacak ve direnecektir. 3. İstanbul Hükümeti, harici bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.”
Artık egemenliği almamızı kimse engelleyemezdi. Kurtuluş çanları Türk milleti için çalıyordu. Havada yaşanacak zor günler ama zor günlerin güzel bir sonu görünüyordu.
Cumhuriyete giden bir yol vardı ve o yolda emin bir şekilde yürüyen Türk milleti…
19 Mayıs, Samsun’a ayak basması ile başlayan o kutlu bağımsızlık yolunda her gün artan desteğe karşılık ve artan da bir mukavemetle; güçlükle ve yoklukla ama her daim azim ve inançla yürüyordu yolunda . Gözleri çakmak çakma, dudaklarında hafif bir tebessüm , dilinde bir mırıltı halide ,
‘’Dağ başını duman almış.
Gümüş dere durmaz akar.
Güneş ufuktan şimdi doğar.
Yürüyelim arkadaşlar.’’
Yürümeye devam edecekti.Havza , Amasya , Erzurum , Sivas……
Yürümeye devam edecekti ; bağımsızlık, özgürlük, egemenlik, demokrasi…
Yürüyüşteki bir diğer adım Türkiye Büyük Millet Meclisi…
4. Bölüm :
Bu Bölümü Hazırlayan Okul: Enerjisa Bandırma Fen Lisesi
"Egemenlik kayıtsız Şartsız Milletindir."
Yedi yüz senelik bir imparatorluğun artık bu topraklar üzerindeki hakimiyetinin sona erdiğini, Türk milletinin medeni kabiliyetini, hayatını ve özgürlüğünü korumaya çağırdığını bildiriyordu artık Milli Mücadele öncüsü Mustafa Kemal. Çeşitli kongreler yapılmış, genelgeler yayınlanmış ve halkta ufak ufak yanmaya başlayan kıvılcımlar büyük bir yangına dönüşmüştü. Bir bütünleştirici, yönetici kurul gerekiyordu. Özgürlüğüne ve milli egemenliğe susamış bu milletin ihtiyaçlarına karşılık vermek gerekiyordu. İstanbul’daki Mebusan Meclisi’nin milli egemenliği sağlayamadığını gören halk, Ankara’da, Mustafa Kemal önderliğinde yeni bir kurtuluş mücadelesine girişmişti.
Heyet-i Temsiliyye 21 Nisan tarihinde yayınladığı bildiriyle bütün millete 23 Nisan günü Ülkeye yeni bir düzen getireceğini, Ankara da olağanüstü yetkili bir meclisin açılacağını duyurdu. Ankara deyince akla ayaz gelirdi. Öyle ya kurak ve fakir Anadolu kasabasını merkez yapmak ancak dahi bir Türkün fikri olabilirdi.
...
Soğuk bir bahar gününün öğle vakitleriydi. Çatık kaşlarının altındaki mavi gözleriyle kısa süre sonra vatanın kalbi olacak mahşeri kalabalığı seyrediyordu. Şehir sakinlerinden birkaçı evlerinden, ahırlarından söktükleri kiremitler ile Millet Meclisi’nin çatısını onarmaya çalışıyordu. Öte yandan civardaki okullardan getirilen tahta sıralar halk tarafından Milli Mücadele’nin yeni karargahına taşınıyordu. Ufuktan yeni bir güneş doğuyordu tüm ülke için. Bu atılan adımlardan sadece biriydi. İlk mecliste 52 asker, 42 idareci, 39 Memur, 32 din adamı, 30 öğretmen, 16 sağlıkçı, 7 aşiret reisi, 4 emniyet görevlisi, 2 reji görevlisi, 1 diplomat ve 102 serbest meslek mensubu vardı. Kalabalık arasında yüzüne aşina olduğu kimseler dikkatini çekti. Fahrettin Bey’i tanıdı mesela. Çanakkale’de tanımıştı onu. Daha sonrasında Filistin’de çarpışmıştı. Askeri dehasının yanı sıra iyi de bir eğitim almıştı.
Ankara mebuslarından Rıfat Bey’i ısırdı gözü. Kendisi Ankara’nın yerlisi bir müderristi. Milli Mücadele için gereken iman gücünün sağlanması için biçilmez kaftandı.
Erzurum’da tanımıştı Asım Bey’i. Öncesinde İttihad ve Terakki, Teşkilat-ı Mahsusa gibi kurumlarda görev yapmış, vatanın savunması için Ruslara karşı savaşmıştı.
Kalabalığın arkalarında başı dik, genç birini gördü. Celal Nuri Bey. Gelibolu Mebusu idi kendisi. Bu yaman askerler arasında, cephe gerisinde kalemin kılıçtan keskin olduğunu kanıtlayacak kimselerin başında geliyordu.
Sonra etrafına baktı. Kalabalığı oluşturanların mebuslardan ziyade halk olduğunu fark etti. Sahi, neden bunca insan burada toplanmıştı? Aslında cevabı çok basitti: Bu, insanların memleketin istikbali hakkındaki kaygılarının ve özgürlüğe olan açlıklarının dışa vurumuydu. Yokluk içinde de olsa kalbi bir atan halk, İnandıkları şey uğruna kendilerinden feragat etmeye çekinmiyorlardı. İşte buydu Türk milleti. Bağımsızlık, gururlu ve aydınlık bir gelecek uğruna bırakın ellerindekini vermeyi kendi canlarını bile vermeye hazır bir millet. İşte buydu Türk milleti... Büyük millet meclisi açılırken yapılan her bir çalışmaysa yeni bir devlete giden merdivenin basamakları oldu.
…
Kılınan Cuma Namazı’nın ardından milli egemenliği sağlayacak kalabalık Büyük Millet Meclisi’ne doğru yürüyordu. Meclisin önünde kesilen kurbanlar ve okunan dualardan sonra mebuslar milli iradenin kalesine girdiler. Bir kahvehaneden getirilen petrol lambasının titrek ışığı tahta sıraları loş bir karanlığa mahkum ediyordu. Konuşmacı kürsünün arkasındaki ay yıldızlı bayrak ve bir tevhid sancağının önünde yeni Meclis Başkanı Mustafa Kemal Bey, hararetli konuşmasıyla dinleyicileri etkiliyor, mavi gözleriyle salonu aydınlatıyordu.
Dinleyenleri tesiri altına alan konuşmasını şu sözleriyle bitirmişti:
“Davamızın yasalara uygunluğu ve bütün millet ve ulusların, insanlık hak ve hukukundan paylarını almış olduğuna inandığımız yüreklerinin, bizimle birlik ve bize daima yardımcı ve destek olduğuna güvenimiz tamdır. Başarı ümitlerimizin kalplerimizde bir an bile karamsarlığa düşmemesini sağlayacak olan, sonsuz gücümüzdür, özellikle yüce Allah her zaman bizimledir.”
Uzun süre boyunca ayakta alkışlanan ve “Amin, amin!” sesleriyle sonuçlanan sözlerinin ardından meclis oturumu sona ermiş, Türk millet için artık yeni bir gelecek belirmişti.
5. Bölüm :
Bu Bölümü Hazırlayan Okul: Necip Fazıl Kısakürek Ortaokulu/ Balıkesir
"İstiklal Ateşi Yakıldı."
"Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket ,bizim.
Bilekler kan içinde,dişler kenetli,ayaklar çıplak
ve ipek halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim." Nazım Hikmet
Neydi şairimize bu destanı yazdıran? Kağnısındaki mermilerini cephelere taşıyabilmek için Elif’in kendisini koşması mı öküzlerinin yerine ? Yoksa Şerife Bacının soğuk kış şartlarında donarak ölmek pahasına taşıdığı mermilerine sarması mı battaniyesini? Daha nice kahramanlar vardı cephelerde. Daha nice gözü kara yiğitler, bacılar düştü toprağa. Ayşeler, Fatmalar, Hanifeler, Azizeler akın akın gittiler cepheye. Her birinin sırtında gülle gibi ağır mermiler. Hepsi gücü yettiğince taşımaya çalıştı canla başla. Zeynep mermi yerine bebesini koymuştu sırtına, geride bırakacak kimsesi yoktu çünkü. Canla, başla Mehmetçiğe yardım etmek için düştü yollara. Yürüyebilen çocuklar tuttular analarının ellerini, düştüler yollara babalarının öcünü almak için. Mermi bulamayanlar suyla doldurdu bakracını. Ördükleri çoraplarla,kazaklarla doldurdu heybesini. Kazmasını, küreğini aldı yanına.
- Full access to our public library
- Save favorite books
- Interact with authors

- < BEGINNING
- END >
-
DOWNLOAD
-
LIKE
-
COMMENT()
-
SHARE
-
SAVE
-
BUY THIS BOOK
(from $6.19+) -
BUY THIS BOOK
(from $6.19+) - DOWNLOAD
- LIKE
- COMMENT ()
- SHARE
- SAVE
- Report
-
BUY
-
LIKE
-
COMMENT()
-
SHARE
- Excessive Violence
- Harassment
- Offensive Pictures
- Spelling & Grammar Errors
- Unfinished
- Other Problem

COMMENTS
Click 'X' to report any negative comments. Thanks!