
Nasreddin Hoca bir gün komşusunun bahçesine girer.
Bahçedeki armutları görünce dayanamaz.
Bir tane yer, dayanamaz bir daha. bir daha derken armut ağacına çıkıverir.
Başlar yemeye.
Tam bu sırada bahçenin sahibi çıkagelir.
Hoca şaşkınlıkla başlar bülbül gibi ötmeye.
Bahçenin sahibi şaşkın şaşkın Hocanın olduğu ağacın yanına varıp,
_Ne yapıyorsun burada, diye bağırır.
Hoca sakince cevap verir.
_Ben bülbülüm yuvam da burada, der.
Tekrar cırlak sesiyle ötmeye başlar.
Bahçe sahibi öfkeyle
_Bülbül böylemi öter be adam, diye bağırınca,
Hoca
_Ben acemi bülbülüm. Acemi bülbül ancak böyle öter.
Hoca yine bir gün merkebini kaybetmiş, çarşıda bağıra bağıra:
– Benim merkebimi kim bulursa, yularıyla, semeriyle müjde olarak ona vereceğim, diyerek herkese bildirmiş.
Birisi:
– Hoca, merkebi semeriyle, yularıyla bulana tekrar verdikten sonra, ha kaybetmişsin, ha kaybetmemişsin bir şey fark eder mi? Bundan sen ne kazanmış olacaksın, diye sormuş!
Hoca gülerek:
– İyi; ama bulmak zevkini o kadar önemsiz mi zannediyorsun!
Bir gün Hoca’nın evinde bir gürültü kopmuş. Hoca hiddet içinde evden çıkınca, onu gören komşusu:
– Hayrola Hoca Efendi, demiş. Sizin evde bu sabah epeyce gürültü vardı.
Nasreddin Hoca içini çekerek cevap vermiş:
– Evlilik hali. Hanımla biraz atıştık da.
– Kavganızı duyduk. Ama arkasından çıkan gürültü neydi?
– Bizim hanım bana kızdı. Cübbeme bir tekme attı. Cübbem de paldır küldür merdivenlerden aşağıya yuvarlandı.
– Aman Hoca Efendi. Hiç cübbe merdivenden düşerken bu kadar gürültü çıkarır mı?
Nasreddin Hoca anlayışsızlığın bu kadarına artık dayanamamış:
– Sen de amma uzun ettin be komşu, demiş. Yuvarlanırken cübbenin içinde ben de vardım işte.
Nasreddin Hoca'nın komşusu ile evlenirken Hoca'dan davetiye dağıtmasını istemiş. Hoca "kendini beğenmiş" olarak benimsenen bir zenginin davetiyesini benimsemektir. Hoca'yı gören zenginden :
– Davetiyeleri dağıtmaya iyi bir insan bulamamışlar mı, demiş.
Nasreddin Hoca:
– İyi insanlar da vardı, ama onlar iyi insanlara katılmaya başlamalarına gitti, diye cevap vermiş.
Bir gün dostları Hoca'ya:
– dünyada en tehlikeli ve korkunç hayvan, diye sormuşlar.
Hoca tereddütsüz:
– İnsandır, demiş.
Dostları bu cevaba hayrete düşmüşler ve sevindirici:
– Bu, nasıl olur, demişler.
Hoca şu açıklamayı şunları yapmıştır:
– köpeğine gidecek adama hıyanet yapmaz. Yılan takmayanı sokmaz. Kurt, içinde yaşanabilecekleri yaşar. karşılıklı insan, hiç de böyle değildir. O iyilik edene bile fenalık yapar. Siz, hiç dünyada, kendi sınıfıne insanlar kadar kötülük eden bir gördüğünüzünüz ve duydunuz mu?
Hoca bir gecelikten düşüm kayar ve eski bir mezarın içine düşer. O anda birdenbire geceyi orada bir ölü geçirerek yazıcıları hayali gelir. Hemen yatar ve beklemeye başlar. Bir zaman mezarlığa yaklaşmakta olan olan süre kervanından artan katırların anlatımından korkan Hoca olaydan sonra geldi. Hortlak gibi gözüken biri bir yerde kaçışan katırlar bütün yükleri yuvarlar, bardakları zayi ederler. Bunun üzerine sinirlenen bardakcılar koşup Hoca'yı yakalarlar:
– Be adam gecenin bir ne olacak burada mı? derler. Hoca korkudan kekeleyerek:
– Be ben dünyadan geldim. Bir bakayım burada işler nasıl gidiyor, deyince adamlar Hoca'yı bir güzel pataklarlar.
Bin perişan eve dönen Hoca'yı telaşlı karşılar:
– Eee, anlat bakalım ne bu halin? Öbür dünya nasıl? Ne var? Hoca biraz vakurlu biraz:
– Hiç bir şey. Ta ki bardakcı katırlarını ürkütene kadar.
Nasreddin Hoca, kasabadan Kur’an-ı Kerim, tefsir ve ilmihal gibi bazı kitaplar almış. Bir çuvala yerleştirmiş. Çuvalı sırtına almış, eşeğine binmiş düşmüş köyün yoluna.
Yolda Hoca'yı görenler :
- “ Bre Hoca, çuvalı niye kendi sırtına aldın ?”
diye sormuşlar.
- “Ne yaparsın” demiş Hoca, “Zavallı hayvan zaten benim bütün kahrımı çekiyor. Kendi bindiğim yetmiyormuş gibi çuvalı da ona taşıtmaya gönlüm razı olmadı.”
Nasreddin aşırı derecede eşekle geliyormuş ve eşeğini dövüyormuş. tesadüfan birisi ona:
–Siz ne biçim insanlarsınız! Dilsiz, ağızsız, bilmeyen hayvanı neden böyleövüyorsunuz, demiş.
–Özür dilerim, ben ne bileyim onun sizin gibi arkadaşının olduğunu.
Hoca'nın karısı hamileymiş. Bir gece ansızın ağrısı tutmuş. Hoca hemen ebeye koşmuş. Ebe gelmiş, komşu kadınlar da toplanmışlar. Hoca'nın karısı biraz sonra nur topu gibi bir oğlan doğurmuş. Hoca'yı çağırıp kucağına vermişler. Hoca çok memnun olmuş. Bu sırada kadının ağrıları yeniden tutmaya başlamış. Ebe:
– İkiz galiba, demiş.
Derhal gereken önlemleri alıp Hoca'ya da bir mum vermişler. Az sonra bir kız dünyaya gelmiş.
Hoca:
– Kız çocuğu, annesine yoldaş olur, demiş.
Hoca'nın karısının ağrıları kesilmiyormuş. Aman demeye kalmadan, bir oğlan daha dünyaya getirmiş. Hoca, çocukların arka arkaya geldiklerini görünce, derhal üfleyerek mumu söndürmüş. Kadınlar şaşırmışlar. Hayretle Hoca'ya:
– Ne yaptın Hoca Efendi? Böyle zamanda mum söndürülür mü, demişler.
Hoca:
– Ne yapayım? Işığı gören dışarı çıkıyor, cevabını vermiş.
Bir vakit Hoca hastalanır. Komşu kadınları işitip hatır sormağa gelirler. Hoca'yı iyi bulup kadınlardan biri latife kasdıyla:
— Efendi, Allah gecinden versin, şayet sana bir emr-i hak vaki olursa ne diyerek yas tutalım?
Diye sorunca Hoca o halinde de latifeleşmekten vazgeçmeyip:
— Kadınların sohbetine doymazdı diye ağlayınız, diyerek kadınları güldürmüştür.
Lütfun da Hoş Kahrın da
Gününde bir yolculuktan dönen Hoca, güneş altında koşmaktan yorulur ve dua etmeye başlar.
– Aman Allah'ım çok yoruldum, daha fazla yürüyemiyorum. Lütfen bana bir eşek gönder. Kısa bir zaman sonra Hocanın yanında eşek de bir atlı genç görür. Buna çok sevinir.
Atlı yaklaşınca Hoca'yı görür ve ona şöyle der:
– Sen tembel adam! Niçin odalardasun? Bak benim eşek yolculuktan ve sıcaktan bitkinleşti. Buraya gel ve onu bir de şehre kadar taşı!
Önce öğretmenden hoşlanmak ister, bundan sonra kendisinden bahsedeceği tıslamadan korkarca.
Böylece Hoca eşeği bir şehre kadar taşımaya yardımcı olur. Yorucu birkaç kişi sonra şehre varırlar.
Genç adam Hoca'yı muayene etmek hana girer. Bunu Hoca'yı yorguntan yere yığılır şöyle ve dua eder:
– Oh, aman Allah'ım, artık çok şey öğrendiği. Bundan sonra dualarımda.
Nasreddin Hoca, Konya'ya giderken yolda bir köylüsüyle karşılaşır. Selamlaşırlar, birlikte yol almaya başlarlar. Köylü o güne kadar hiç minare görmemiştir. Konya'ya yaklaşırlarken, minareleri görür ve nasıl yapıldıklarına bir türlü akıl erdiremez. Hoca'ya sorar:
– Hoca Efendi, şu sivri sivri yüksek şeyleri nasıl yaparlar?
Hoca gülerek cevap verir:
– Bunu bilmeyecek ne var? Kuyuların içini dışına çevirirler, olur biter.
Hoca bir gün karısının bilgisini denemek amacıyla sorar:
– Karıcığım, ölü bir adamın, ölmüş olduğunu nasıl anlarsın?
Karısı şu cevabı vermiş:
– Kendisine sorarım.
Hoca, bir gün evde ocak yakmağa kalkmış. Üfler, üfler, ocağı bir türlü yakamazmış. Ne yaptıysa kâr etmemiş. Buna fena halde kızan Hoca, yukarı çıkıp karısının hotozunu aldığı gibi ocak başına inmiş. Hoca, hotozu kendi başına takarak başlamış yine ocağı üflemeğe. Bu sefer odunlar, bir iki üfleyişte parlayıverince Hoca, söylenmeğe başlamış:
– Meğer ocak da bizim hatundan korkarmış; hotozu görür görmez imana geldi.
Bir ahbap topluluğunda Hoca'nın eline iş olsun diye bir saz tutturmuşlar:
-Hadi bize güzel güzel bir şeyler çal da dinleyelim! Demişler. Hoca sazı eline alınca mızrabı bir aşağı bir yukarı teller üzerinde rastgele dolaştırmaya ve böylece tuhaf tuhaf sesler, gıcırtılar çıkarmaya başlamış:
-Aman Hoca demişler, saz dediğin böyle mi çalınır? Perdeler üzerinde usulüyle gezinmek gerek... Hoca , elindeki sazı dımbırdatmayı sürdürürken:
-Onlar perdeyi bulamazlar, aramak için gezinip dururlar. Ben buldum işte. Niçin boşu boşuna gezinip durayım?
Bir kimse Nasreddin Hoca´yı her gördüğünde iltifat gösterip, diller dökerek, evine davet eder. Bir gün adamın gönlünü almak için evine gidip, kapısını çalar. Adam pencereden kafasını uzatıp, baktıktan sonra, hemen geri çekilir. Biraz sonra da hizmetçisi kapıyı açıp: "Teşrifinize çok memnun olduk, fakat, efendim biraz önce dışarı çıktı evde yok! Geldiğinizi duyunca, ne kadar üzülecek" der.
Adamın davetinde samimi olmadığını, riyakarlık yaptığını anlayıp, kapıya gönderdiği hizmetçisine:
"Ya öyle mi? Ne yapalım, hayırlısı olsun! Yalnız efendine selam söyle, bir daha dışarı çıkarken, başını içerde unutmasın!" der.
Birisi Nasreddin Hoca'nın yanındayken kazara seslice yellenmiş. Sonra kabahatini belli etmemek için ayağı ile tahtayı gıcırdatmış. Hoca demiş ki:
– Haydi onun sesine benzettin. Ya yapacak ne yapacaksın?
Nasreddin Hoca bir gün yine kızıp karısına bir Tokat ve karısı oracıkta vefat görmüş. Hoca karısına daha çok darılıp:
- Yine dövülmedi bu avrat, demiş.
Bir gün hoca, eşekeğine binerek, camiden binerken bir arada olacak şekilde, eve dönerken bir çeşitte, yana ve yüzleri insan olarak eşleştirilmiş binek hayvanlarıyla birlikte. Bunu kullananlar, yürüyüşte sorarlar.
Hoca şöyle der:
Bir gün Nasreddin Hoca'nın bir günü, komşusu bir örnek:
– Hocam, demiş, senin karın çok geziyor.
Nasreddin Hoca:
–Yansın var, demiş.
Kadın iddiasında diretmiş:
– Ben, senin karının çok gezdiğini, kendi gözlerimle görmek, demiş.
Nasreddin Hoca da fikrinde diretmiş:
– Ben de, yanlış olmuş. Eğer sizin beğeniniz gibi, bizim hanım çok gezseydi, arada bizim eve de uğrardı
Sarı Saltuk, Nasreddin'e Akşehir'de rastlar. Nasreddin, Saltuk'a altın, gümüş tabaklar içinde ikram eder. Bu debdebe şık Sarı Saltuk, kendine kendine sor:
Misafirinin aklından geçenleri sezen Nasreddin der ki:
Saltuk sor:
Bu kaba sözler garibine gider ama düşüncesini yüksekten yüksek olacak, kendi kendine öyle bir adam manasız görünüşte söylemez, onun hakkında bir konuşmanın var mı? der. Nasreddin misafirinin kindan: geçenleri sezer ve
Nasreddin Hoca bir gün eşeğiyle dağa, odun kesmeyeyle. Odunları eşeğine yükledikten sonra:
– Haydi, doğru arife git! Bakalım sen mi, yoksa ben mi daha çabuk varacağız, diyerek hayvanı bırakmış, kendi de kestirmeden evin yolunu tutmuş.
Eve vardığında, eşeğinin başlangıç aşamasındayken başlamış. Başlangıçtan sevinerek başlamaya başlamış. Beklemiş, ama eşek gelmeyince meraka beklemek. Yola koyulup yeniden dağa doğdu. Bir de ne görsün? Eşek'i ilk yaratarak yerde otlayıp durmuyor mu? Bu işe fena halde canı sıkılan Hoca:
– Ne biçim hayvansın, diye eşeği paylamış. Ben taa eve kadar gittim, geldim. Sen ise, ilk kez kullanarak, otlu yerdesin!
Hocanın bu sözü, daha sonra atasözleri arasında yer almış.
Günün Hoca'nın Kadı'ya işi. Hoca Kadı'nın yaptığı işi için bir hediye verme duyunca “Neliyim acaba?” diye başladı. Hoca çöm'ün başında olmaktan başına geçer. Çömleği çamurla doldurmuş ve üstünü de bal koymuş. Kadı, Hoca'nın elinde çömleği görmez görmez, işi başarıyor ve çömleği alıp belgeyi Hoca'nın onaylarlar. Nasreddin Hoca gittikten sonra Kadı bir parmak alınca anlamış ki çömleğin altı koyu balçıkla dolu. Hemen Hoca'ya bir adam yollamış. gelen adam:
– Hocam, Kadı Efendi seni çağırıyor. Belgenin bir yerinde var, onu düzeltecekmiş.
Hoca, bu sözü duyunca demiş ki:
– Bozukluk belgede değil, bal çömleğinde.
Nasreddin Hoca, bir Ramazanda civar köylerden geçmek için. Daha ilk gün, vaaz içinde kabaktan “cennet yemeğidir” diye bahsetmiş. Mevsim de kabak mevsimi çiftçiler artık Hoca'ya akşam kabak yemeye başlamışlar. Bir gün, iki gün, beş gün, yedi gün derken, Hoca'ya kabak yemekten bıkkınlık varmış. Köylü kabağın cennet pişmaniyesi olduğuna bin defa olmuş. Ama ok bir defa yaydan çıkmak için, yapacak bir şey de yokmuş. Canı da Otomatik tavukmuş. Nihayet bir ikindi gelin vaaza küçükbaşca, sözü döndürüp do yine yemek bahsine getirdi. Kabağın cenneti tekrar tekrar tekrarlamışsınız. Ancak arkanda:
– Sizin şu fukara hocadan alınmaz, onu gurura sevk edebilir. Onun için, arada bir çamurlu bir tavuk da gönderirseniz, tevazu daha uygun olur! deyivermiş.
Hoca bir gün, küçük çocuğunu gözden geçirmek için onu bir sınavdanye karar vermiş. Çağırmış:
– Al şu on akçeyi, bana bakkaldan bir minare al da gel, demiş.
Oğlan sınıfı, hazırlanmış. Önüne gelen ilk arkadaşı dert yanmış:
– Şu babamın eseri bak sen. Bana akçe verdi, “Git bakkaldan minare al!” dedi.
Arkadaşı:
– Eee, demiş, sen ne yaptın?
– Eee'si me'si mi var. Neim yanı! Bugün tatil günü değil mi? Bakkallar kapalı!
Eşeği kaybolan Subaşı, ateşmüş:
-Çabuk benim hayvanımı bulun, hayır karışmam! Diye bağırmaya başladı. Herkesi bir endişe , bir korkudur almış. Eşeği aramak için dört tane dağılan Akşehirliler, yolda Hoca'ya rastlamışlar:
-Aman Hocam, bize yardım et. Yolda sahipsiz bir eşek bulursan hemen yakala n'olur.
-Eşek kimin?
-Subaşının. Demişler.
Hoca da: "Peki ararım" demiş ve türkü söyleye söyleye yolu sürdürmüş. Karşısına çıkan bir köylü :
-Hocam böyle, türkü alışkanlık ne için? Deyince,
hoca:
-Subaşının kaybolan eşeği arıyorum! Demiş. Adam , yine sormuş:
-Peki , böyle türkü eşek mi aranır a Hoca?
-Elelin eşeğini satın almak türkü arar...
Nasreddin Hoca, bir kış günü köye gitmek için yola çıkar. Her taraf buz tutmuştur. Birden çevresini köpekler sarar. Taş almak için eğilir. Ama hangi taşa el atsıysa bir türlü yerinden kıpırdatamaz. Köpeklere bakarak elini açar:
– Ey Allah'ım bu nasıl ülke? Taşları bağlayıp köpekleri salmışlar.
Nasreddin Hoca'nın karısı ölür. Ölen karısından beş çocuğu olan Hoca, beş çocuğu olan bir dul kadınla evlenir. Hoca'nın yeni eşinden de iki çocuğu olur. Bir gün karısı feryadı basar:
– Hoca Hoca yetiş! Senin çocuklarla benim çocuklar bir olmuş, bizim çocukları dövüyorlar.
Bir gün Nasreddin Hoca pazara giderken çocuklar etrafını sarmışlar. Hepsi birer düdük ısmarlamış ama para veren olmamış.
Hoca çocukların tümüne olumlu cevap vermiş:
— Peki, olur.
Çocuklardan yalnız biri, elinde para olduğu için, Hoca'ya şunları söylemiş:
— Nasreddin Hoca bu parayla bana bir düdük getirir misin?
Hoca akşama doğru pazardan dönmüş. Yolunu bekleyen çocuklar hemen Hoca'nın etrafını sararak düdüklerini istemişler.
Nasreddin Hoca, cebinden bir düdük çıkarıp kendisine para veren çocuğa uzatmış.
Ötekileri bağırmaya başlamışlar:
— Ya, bizim düdükler nerede Nasreddin Hoca?
Nasreddin Hoca'nın cevabı kısa ve anlamlı olmuş:
— Parayı veren düdüğü çalar.
Hoca bir gün ciğer almış giderken ahbabından biri tesadüf edip:
— Bunu nasıl pişireceksin? diye sual eder. Hoca:
— Âdeta, deyince,
— Hayır! Bunun güzel pişmesi var. Size tarif edeyim de öyle yapınız, demiş. Hoca:
— Bu tarif ettiğin şeyler hatırımda kalmaz, bir kağıda yaz da ona bakarak pişirteyim, demekle o adam da tarifeyi yazar, verir.
Hoca, ballandıra ballandıra tarif etmenin verdiği hulya-yı iştiha ile dalgın dalgın eve giderken bir çaylak elinden ciğeri kapar, kaçar. Yıldırım süratiyle havaya uçar. Hoca hiç eser-i telaş göstermeyerek elindeki tarifeyi çaylağa gösterip:
— Nafile, ağız tadıyla yiyemezsin, pusula bende! Demiştir.
Nasreddin Hoca'nın iki tane hanımı varmış. Bunlara değişik zamanlarda birer mavi boncuk vererek kesinlikle diğer eşine veya başka bir kimseye göstermemesini tembih etmiş. Bir gün hanımlar Hoca'nın yanına gelerek sormuş:
– Hocam hangimizi daha çok seviyorsun?
Hoca hemen işi bağlamış:
– Sadece mavi boncuk verdiğimi daha çok seviyorum.
Hoca yolculuk sırasında mola verip bir hana girer, bu sırada hana bir başka yolcu daha girer ve ikisi birden hancıdan yiyecek bir şeyler isterler. Fakat hancı yiyecek olarak sadece bir balık olduğunu söyler ve bunu paylaşmalarını önerir. Bunun üzerine Hoca:
– Ben balığın sadece başını yiyeceğim, der. Hancı bunun nedenini sorar.
Hoca da:
– Balık başı zekâyı arttırır, balık başı yiyen insan akıllı olur, der. Bunun üzerine diğer yolcu hemen atılır ve Hocaya:
– Balık başını niye sen yiyeceksin, ben yemek istiyorum, der. Hoca da itiraz etmez ve balığın koca gövdesini Hoca yer ve bir güzel karnını doyurur, diğer yolcu ise sadece balığın başını yer ve sonra Hocaya seslenir:
– Sen koca gövdeyi yedin karnını doyurdun ben sadece kafayı yedim aç kaldım, der. Hoca da bunun üzerine:
– Bak nasıl da hemen akıllandın, der.
Nasreddin Hoca bir gece, damda bir hırsızın gezindiğini hisseder. Sesini yükselterek karısına şu sözleri söyler:
– Hatun! Geçen gece geldim. Kapıyı çaldım, duymadın. Ben de şu duayı okudum ve ayın ışığına yapışıp eve girdim!
Bacadan konuşmaları dinlemekte olan hırsız, hocanın okuduğu duayı hemen ezberler. Sonra duayı okur, iki eliyle ayın ışığına sarılıp yavaşça ineceği zannıyla kendini damdan aşağıya bırakıverir. Büyük bir gürültüyle yere çakılır. Hoca hemen koşup hırsızın yakasına yapışır.
– Hanım, çabuk mumu getir, hırsızı yakaladım! diye hanımını da yardıma çağırır.
Acıdan inlemekte olan hırsız ise, şöyle sızlanır:
– Hocam acele etme. O dua sizde, bu akıl bizde iken öyle kolay kolay elinizden kurtulamayız.
Nasreddin Hoca bir gün dostları ile bir mecliste konuşurken:
– Vasiyetim olsun, dedi. Öldüğüm zaman beni baş aşağı gömün!
Onun bu isteği, herkes tarafından garip karşılandı, içlerinden biri:
– Bunu neden istiyorsun Hoca, diye sordu.
Nasreddin Hoca'nın cevabı hazırdı:
– Yarın kıyamet koptuğu zaman, dünya altüst olacak, değil mi? Ben işte o zaman dosdoğru kalkarım.
Hoca, bir ağaca çıkıp dalı kesmeğe başlar. Aşağıdan biri bu hali görüp:
— Hoca ne yapıyorsun? Şimdi düşeceksin, der.
Hoca buna hiç ehemmiyet vermezse de akabinde dal çatır çutur krılır, Hoca da paldır küldür düşer. Hoca yarasına beresine bakmayarak hemen fırlayıp o adamı bulur:
— Ay oğul anlaşıldı, sen erbab-ı mükaşefeden bir adamsın. Madem ki benim düşeceğimi bildin, öleceğimi de bilirsin. İlla benim öleceğim zamanı haber ver, diye yakasına sarılır, bırakmaz.
Herif yakasını kurtarıp yoluna devam etmek için:
— Eşeğine odunu yükletip yukarı giderken eşek bir zırlayınca canının yarısı gider, ikincisinde hepsi çıkar.
Yolunda amiyane bir cevap verir, yoluna gider. Hoca'ya zaten havanın sıcaklığından ve fevkalâde yorgunluktan bir halsizlik gelmiş olmakla o esnada eşeğin birinci zırlamasında kendisinde ölüm alametleri hissedip ikincisinde büsbütün sinirleri boşanarak:
— Eyvah! Ben öldüm, der, kendisini bırakıverir.
Civar köylüleri Hoca'yı yığılıvermiş görünce başına üşüşerek,
— Biçare adam ölmüştür, diyerek hemen köyden bir tabut getirip Hoca'yı koyarlar.
Şehre götürürken yolda çamurlu sarp bir bataklığa tesadüf ederler. Yol çatallanıp birkaç geçit görünse de hangisinin daha iyi olduğunu kestiremeyerek:
— Acaba şuradan mı gitsek yoksa buradan mı? diye müşavereye koyulmalarıyla Hoca tabuttan başını kaldırarak:
— Ben sağ iken şuradan geçerdim, demiştir.
Nasreddin Hoca, boş vakitlerinde oğlu ile konuşmaktan çok zevk alırdı. Ona sorular sorar, aldığı cevaplardan pek memnun kalırdı. Oğlunun gözlerinde, sanki kendi zekâsının pırıltılarını görürdü.
Bir gün yine evde baba oğul konuşurlarken, oğlan:
– Baba, ben senin doğduğunu bilirim! diye bir söz söyledi.
Karısı bu sözü düyunca, hemen oğlunu azarlamaya başladı. Bu sözün çok saçma olduğunu, hiçbir çocuğun babasının doğduğunu bilemeyeceğini söyledi.
Hoca ise, oğlunu bozmamak için hemen söze atıldı:
– Bu sözlerinle çocuğu ne diye incitip duruyorsun? Görüyorsun ki çocuk akıllıca. Belki de biliyordur, deyiverdi.
Nasreddin Hoca çocukluğunda çok haşarı ve şakacıymış. Bir gün birkaç kör, bir kahvenin önünde oturuyorlarmış. Küçük Nasreddin de çarşıya gitmek için oradan geçiyormuş. Elindeki para kesesini körlerin kulakları dibinde şangır şungur şakırdatarak:
– Alın şu paraları da, aranızda paylaşın, demiş. Fakat kimseye hiçbir şey vermeden uzakta bir köşeye çekilmiş, olacakları seyre başlamış. Körler: “Sana verdi, yok bana vermedi” diyerek birbirlerine düşmüşler, yaka paça kavgaya tutuşmuşlar. Ortalık iyice karışmış.
Küçük Nasreddin, karşıdan olanları seyredip şöyle söylüyormuş:
– İşte kör dövüşü buna derler
Hoca, bir gün yolda giderken, birisi ona gülünç bir soru sormuş:
– Hoca, senden önce ve senden sonra evlenenleri tuhaf bulmuyor musun?
– Her ikisini de tuhaf buluyorum, demiş Hoca.
– Neden böyle, diye bir daha sormuş arkadaşı.
– Neden mi? Benden önce evlenenlere, bana hiç öğüt vermedikleri için kızıyorum. Benden sora evlenenler de, onlara hiç öğüt vermediğim için, bana kızıyorlar.
Bir gün Hoca, komşusundan bir kazan ister, işini bitirince kazanın içine küçük bir tencere koyup iade eder. Kazan sahibi tencereyi görünce:
– Bu nedir, diye sorar.
Hoca cevap verir:
– Müjde! Kazanınız doğurdu.
Bu haber komşusunun hoşuna gider.
– "Pekâlâ!" diyerek tencereyi kabullenir.
Hoca yine bir gün komşusundan kazanı ister. Alır ama bu sefer iade etmez. Sahibi bir süre bekler. Kazanın gelmediğini görünce, Hocanın evine gelir, kazanı geri ister. Hoca üzüntülü bir çehre ile:
– Sizlere ömür, kazan öldü! der.
Komşu hayretle:
– Aman Hocam, hiç kazan ölür mü, deyince, Hoca'nın cevabı hazırdır:
– Kazanın doğurduğuna inanırsın da, öldüğüne niçin inanmazsın?
Hocalarının üç öğrencisine ziyafet için kullandığı bir kuzu varmış. Yemekten sonra, kuzunun bütün kemikleri bir araya getirilir ve hocaları el açıp dua edince, yine dirilirmiş. Hocalarının olmadığı bir gün, üç arkadaş kuzuyu gizlice dere kenarına getirip kesmiş. Kemikleri toplamışlar ve dua etmişler, kuzu dirilmiş. Ancak, muzip Nasreddin bir kemiği saklamış ve bu yüzden de kuzu aksayarak yürümeye başlamış. Derler ki, Hocası, Nasreddin'e "Dünya durdukça insanlar da sana hep böyle gülsün." diye dua etmiş.
- Full access to our public library
- Save favorite books
- Interact with authors

- < BEGINNING
- END >
-
DOWNLOAD
-
LIKE
-
COMMENT()
-
SHARE
-
SAVE
-
BUY THIS BOOK
(from $12.79+) -
BUY THIS BOOK
(from $12.79+) - DOWNLOAD
- LIKE
- COMMENT ()
- SHARE
- SAVE
- Report
-
BUY
-
LIKE
-
COMMENT()
-
SHARE
- Excessive Violence
- Harassment
- Offensive Pictures
- Spelling & Grammar Errors
- Unfinished
- Other Problem

COMMENTS
Click 'X' to report any negative comments. Thanks!