

NAZMİYE SAĞLAM
Yine,yine ve yine yalnız kalacaktım.Yeni okul,yeni arkadaşlar ve yeni öğretmenler...Tam alıştığım zaman yine aynısı olacaktı.Her seferinde böyle oluyordu,bu sefer de böyle olacaktı.Babamın işinden dolayı sürekli şehir değiştiriyorduk. u sefer de İzmir'e gidecekmişiz.Göz açıp kapayıncaya kadar hazırlıklar bitti ve diğer gün artık yeni evimizdeydik.Annem ne kadar buraya geldiğimize sevinse de ben aynı şekilde mutlu değildim.Ama babam gideceğim okulun kaydını yaptırmıştı.Ne kadar istemesem de ertesi gün okula gideceğimden uyumam gerekiyordu.Yarının iyi geçmesini umarak uyudum.Sabah çoktan olmuştu,hızlıca hazırlanıp evden çıktım.İlk gün olduğu için beni babam bırakacaktı.Arabada sessizce giderken bu sessizliği ilk bozan babam oldu:
_Alışamayacağım diye korktuğunu biliyorum ama alışırsın merak etme.
Babam sözünü bitirdiğinde çoktan okula gelmiştim. Babama veda edip arabadan indim ve okulun kapısından içeri girdim. Birazcık geç kalmıştım ,bu yüzden hızlıca C şubesinin bulunduğu kata çıktım.



Hocam beni sınıfa tanıttı.En arka sıraya geçip oturdum.Yanımda sarı saçlı uyuyakalmış bir kız vardı.Bir anda kalkıp selam verdi ve uyumaya devam etti !Ders matematikti..Zil çaldığında kantine gittim.Önümde bir kız vardı.Bana sen masaya geç otur ,ben sana yemek alırım dedi.Yemek yemeğe başladık ama ilk gün yine de yalnız hissettim.Tam masadan kalkacakken bilekliğim masa örtüsüne takıldı.Oturup düzeltmeye çalıştım,sanırım olmuştu.Tekrar hızlıca kalktığımda bu sefer masadaki yemekler her yere dökülmüştü.Yanımdaki kız yani Ayşe'nin her yeri çorba olmuştu.Ama Ayşe bunu umursamadı,benim yanımda kaldı ve bana yardımcı oldu.Her yeri temizledik,bu sayede onunla iyice kaynaşmış olduk.Bana:'' Sen üzülme ,ben her zaman senin yanındayım,İlk gün böyle şeyler olur 'dedi.Onu çok sevmiştim.Çıkışta evlerimize doğru onunla birlikte yürüdük.Evlerimiz aynı caddedeymiş meğer.2-3 ay sonra çok iyi dost olmuştuk.Babam ve annemle de onu tanıştırdım.Onlar da Ayşe'yi çok sevdiler.Babam ani bir karar ile İzmir'de tamamen kalmak istedi.Ayşe'nin bana ilk gün gösterdiği sevgi,saygı ve hoşgörü sayesinde artık sonsuza dek iyi birer dost olmuştuk.

YAĞMUR ÖZKUL
Öğretmenlik bence dünyadaki en önemli mesleklerden biridir. Çünkü öğretmenler; gelecek nesli eğitiyor, şekillendiriyor, geliştiriyor, iyiye ve güzele yöneltiyor. Bu yüzden öğretmenlerin benim gözümde hep ayrı bir yeri vardır. Aslında bu düşünce bende edebiyat öğretmenim, Kemal Hoca, sayesinde ortaya çıktı. Bazı öğretmenler vardır sadece dersleri öğretmez; yaşamayı, sevmeyi, saygı duymayı, empati kurmayı öğretir. Bazen bir sözüyle, bazen bir davranışıyla size üzerinden kırk yıl geçse bile unutulmayacak dersler verir. İşte benim Kemal Hocam da öyle biriydi. Onun bende yeri ayrıdır. Kemal Hocayı mezun olduktan sonra hiç görmedim. Üniversiteye gittim, Kemal Hoca'nın başka şehre tayini çıktı, aramıza mesafeler girdi konuşamadık, karşılaşamadık. Belki de beni unutmuştu ama ben ne onu ne de bana verdiği dersleri hiç unutmadım. Çok istedim elini öpmeyi, teşekkür edip helallik istemeyi çünkü ben şu an doktor olabildiysem bana yıllar önce verdiği emekler sayesindedir. Bir gün odamda çalışıyordum hemşire yanında yaşlı bir adamla kapıyı çaldı.
Düşündüm isim çok tanıdık geldi ama bir türlü karşımdaki adamın yüzünü çıkaramadım. Hemşire dosyaları bıraktı ve çıktı. Dosyaları incelerken bir şey dikkatimi çekti. Dosyada emekli Öğretmen yazıyordu ve hasta dosyasında genç bir adam resmi vardı. O an fark ettim karşımda oturan yaşlı adamın bana hayatımın dersini veren kişi olduğunu. İçimden Kemal Hocamı karşıma çıkardığı için Allah büyük dedim. Bende bir heyecan hemen ayağa kalktım, Hocamın elini öptüm ve Hocam beni hatırladınız mı diye sordum. Biraz düşündü ve tanıyamadığını söyledi.

Mesut Bey yeni hastanız ‘Kemal Cenk Bey

Üzülme, sen her zaman benim için saygılı bir öğrenciydin.Ben o günü çoktan unuttum.Seni böyle doktor olmuş görünce gurur duydum.
Hocam ben 10. sınıfa giderken arkadaşlarımla sizin gözünüzle dalga geçmiştik ama siz bize sadece '' Ben tek gözümle bile gerçeği sizden daha iyi görüyorum, gerçekleri görmek için bir göz bile yeter’' demiştiniz ve işte o an anlamıştım hata yaptığımı ve çok üzülmüştüm. O sözünüzü hiç unutmadım. Şu anda daha da iyi anlıyorum ki iki gözü gören insana her şeyi görüyor demek doğru bir yaklaşım değildir. Öyle insanlar vardır ki hayata hangi açıdan bakarlarsa baksınlar hep görmek istediklerini görürler. Bana o gün büyük bir ders verdiniz ve size çok büyük saygısızlık ettiğimi düşündüm aslında size saygım sonsuzdu.

Gözleri dolmuştu.Birbirimize sarıldık ve o günden sonra onu sürekli ziyarete gittim.
CEREN YASAVUR
ZAVALLI CESUR
Cesur hasta olmuştu. Ömer çok üzülüyordu. Zavallı köpeklerin iki yaşında bir yudum su bile ağzına almamıştı. Peki ya Ömer? En iyi dostu öylece uzanmış hareketsiz bir kulübesinde yatarken o bir şey yiyebilir yaygın ki? O da iki öğünde yemek yiyordu. Cesur kötüleştikçe o da küsüyordu hayata. Mehmet Bey endişeleniyordu oğlunun bu tahmini. Daha fazla dyanamayıp yanına çağırdı oğlunu.
-Ömer!
-Efendim babacığım?
-Rengin solmuş değil. Annen bir şey yemediğini söylüyor. Olmaz ki böyle. Yutkundu. Ne deseydi ki babasına? Verecek bir cevap bulamadı.




Sessizce başını salladı öne doğru sadece. Mehmet Bey, bir öpücük kondurdu yanağına.
- Hadi ama, annen bir şeyler koysun önüne de ye. Sonra işlerimiz var seninle. Meraklanmıştı Ömer. Başka zaman olsa sevinçle peşine düşer, söyletirdi. Bu defa sadece "Peki, babacığım." dedi. Mutfağa geçti. Annesinin masaya bıraktığı bir tabak yemeği yavaş yavaş yemeye başladı. Tam da yemeğini bitirmişti ki bir adamla babasının kapıda konuştuklarını gördü. Babası adamı Cesur'un olduğu tarafa götürdü. Ok gibi fırlayıp yanlarına gitti. Bu gelen adam genç bir veterinerdi. Cesur için gelmişti. Onunla dakikalarca ilgilendi. Bu arada birkaç da soru sordu Cesur hakkında. Verdiği ilaçlar gerçekten işe yaramıştı. Cesur birkaç gün içinde kendini topladı. Buna en çok da Ömer seviniyordu elbette.




EDA ALEMDAR ÇANKAYA KIZIL SAÇLI YUVASIZ KUŞ
Bir ses... Yetimhanenin soğuk ve sessiz koridorlarında çınlayan, insanın gönül telini titreten bir ses… Nerden geliyor acaba? Bir çocuk mırıldanışı mı yoksa radyoda yayınlanan ikindi kuşağı şarkılarından biri mi? Sebile Hanım, bir yandan duyduğu müziği dinlerken bir yandan da bu sorularla etrafı kolaçan ediyordu. Bulunduğu kat aslında kimse tarafından kullanılmayan arşiv ve depoların bulunduğu bir kattı. Koridorda hızlı adımlarla ilerliyor; ilerledikçe ses daha da artıyor ve bir kemandan çıktığı anlaşılıyordu. Koridorun en sonundaki kapının önüne kadar geldi ve aniden kapıyı açtı. İçeride göreve yeni başlayan öğretmenlerden biri vardı. Şaşkın bir şekilde peş peşe sordu Sebile Hanım: "Burada ne işiniz var hocam? Siz keman çalmayı da mı biliyordunuz?" Sebile Hanım hep böyleydi zaten. Tarihi binanın tarihi müdiresi... Koskoca yetimhanede o kadar olumsuz ve bir o kadar da kötü şeye rağmen belki de burayı yuva yapabilecek en güzel insandı. 278 öğrencinin annesiydi. Kumral, sarı saçlı, bakımlı ve kendini evlatlarına adamış bir insan. Yıllar onu yıldıramamış aksine yıllandırmış; aynı öğretmenin elinde olan yüzyıllık keman gibi... Göreve henüz yeni başlayan, yirmili yaşlarda, esmer, upuzun siyah saçlı, dişlerini göstermeden ama gözleriyle gülümseyen Esen Öğretmen; irkilmiş olacak ki aniden durdu.
Ve "Özür dilerim. Burayı kullanmamam gerektiğini bilmiyordum. Aslında kimseye görünmeden pratik yapmak istemiştim. Ama bu meretin sesini de daha fazla kısamıyorum ki." diyerek, cevapladı soruları yaramaz çocuk edasıyla. İkisi de gülümsedi. Sebile Hanım: "Sayın hocam gizli saklı değil de herkesin görebileceği bir yerde çalsanız keşke. Belki bir öğrenciye örnek oluruz." diyerek göreve yeni başlayan öğretmene nasihat etti.
Bu konuşmadan sonra Esen Öğretmen teneffüslerde yetimhanenin avlusunda hep keman çaldı. O, çaldıkça çocuklar etrafına toplandı. O, çaldıkça soğuk ve sessiz koridorlar yerini kahkaha ve müzik seslerine bıraktı. Hemen hemen tüm çocuklar kendini kemanın sesine kaptırmıştı. İçlerinden biri hariç... Alçin... Adı gibi kızıl saçlı... Ağaç kavuğuna saklanmış yaralı bir kuş gibi, hiç arkadaşı olmayan, hatta tek kelime bile konuşmayan küçük kız... Bir tek ona ulaşmamıştı keman ve Esen Öğretmen. Yetimhaneye geleli daha 3-4 ay oluyordu. Sebile Hanım, çok uğraşmıştı onunla konuşabilmek için. Pek çok pedagogdan yardım almış, eliyle doktorlara götürüp bir hastalığı olup olmadığını araştırmıştı. Ama Alçin hep böyleydi. Bir türlü konuşmuyor, mecbur olmadıkça yemek dahi yemiyor, yerinden bile kıpırdamıyordu. Yaşadıklarının ağırlığıydı belki de üzerindeki. Alçin... Adı gibi kızıl saçlı yaralı kuş...
Henüz 6 yaşındaydı ama belki de 60'larında hissediyordu kendini. Babasını hiç tanımamıştı. Maden işçisiydi babası. Daha 3 yaşındayken maden kazasında yitip gitmişti yorgun bedeni. Cenazesini bile çıkaramamışlardı o taş yığınlarının altından. Annesi Mediha Hanım, çok ağlamıştı. Annesinin gözyaşlarını minik parmaklarıyla silmişti her seferinde. Hatta bir keresinde annesine: "Gözlerin yüzünü ne çok yıkıyor anne!" demişti de annesi hıçkırıklara boğulmuştu iyice. Çünkü Mediha Hanım öyle kandırırdı küçük kızı her ağladığında: "Yüzümü yıkıyorum." diye. Kimseleri kalmamıştı orada. Babası çalışacak diye toplayıp göçü gelmişlerdi siyah inci diyarına. Baba vefat edince yine toplanmıştı göç. Dedenin evine dönmüşlerdi.
Alçin, o günden sonra hep annesinin göğsünde uyudu. Çünkü annesinin göğsü sıcaktı, huzurdu; annesinin kolları güven... Alçin için yuva annesinin nefesinde, kokusunda ve sıcaklığında uyumaktı o günden sonra. Annesinin ellerinde babası vardı, gözlerinde ise yaşayamadığı çocukluğu... Ama ancak iki yıl sürmüştü Alçin'in yuva sıcaklığı. Yine bir gece annesinin göğsüne sımsıkı sarılmıştı.
Uyusun diye annesinin her gece söylediği şarkıyı kulaklarına sakladı küçük kız. İçlerinde bir korku ve kasvet ile öylece uyumuşlardı işte annesiyle birlikte. Sabaha karşı bir sarsıntı... Sanki dağlar konuşuyor, yer ise koşuyordu. Gökyüzü hiç olmağı bir renge bürünmüştü bir anda.
İnsanın içine dayanılması çok güç bir korku ve çaresizlik çökmüştü. Hareket bile edemeden öylece çökmüştü bina. Küçük kız uyanmıştı korkuyla. Annesine seslendi endişeyle. Kıpırdayamıyordu. Mediha Hanım, zor nefes alıyordu ama kızı korkmasın diye zorla da olsa konuşmaya devam ediyordu. "Hadi bebeğim uyuyalım, benim çok uykum var." Fakat Alçin annesine "Anneciğim çok üşümüşsün, ellerin çok soğuk." deyip sokulmaya çalıştı. Mediha Hanım ise "Sana şarkımızı söyleyeyim mi?" diye sordu ve Alçin'in cevabını beklemeden son bir çabayla şarkıyı söylemeye başladı: "Sen gözlerimde bir renk. Dudaklarımda bir ses ve içimde bir nefes olarak kalacaksın..." Mediha Hanım'ın son sözleriydi bunlar... Alçin, "Anne neden sustun? Devam et!!" dese de Mediha Hanım artık onu duymuyordu bile. Dakikalarca annesinin uyuduğunu sandı. Bir süre sonra korkmaya ve ağlamaya başladı. Annesine sımsıkı sarıldı. Hıçkıra hıçkıra ağladı küçük kız... Ve o ağlayışlarını duydu birileri. Zor da olsa ulaştılar Alçin'e. Ama annesinin elini bırakması biraz zaman aldı. Çünkü "yuvasını" bırakmak o yaşta bir çocuk için imkânsızdı. Dedesi kurtulmuştu göçüğün altından ama annesini babasına götürmüştü zelzele; sonsuzluğa... O günden sonra ne bir kelam ne de doğru dürüst hareket etti zavallı yavrucak. Dedesi ancak birkaç ay bakabildi yavrucağa. Herkes bırakıp gitmişti işte sonsuza kadar...
Ve o da diğerleri gibi yuvasız kuşlar konağına gelmişti işte "YETİMHANE” ye... Günler günleri kovaladı. Kimsesizlik ise minik Alçin'i... Esen Öğretmen her geçen gün hayran kitlesini artırıyordu ama Alçin'in böylesine tepkisiz, böylesine sessiz olmasını anlayamıyordu. Ailesinin öldüğünü biliyordu elbet ama böyle bir ölümü nasıl tahmin edebilirdi ki... Zamana bıraktı ama zamanla bırakmadı Alçin'i...
Zaman hızla akıp geçiyordu ve her gün çocuklar biraz daha büyüyordu. Neredeyse tüm çocuklar öğretmenlerini anne ya da baba yerine koymayı öğrenmeye başlamışlardı. Yaşça büyük olanlar ablalık-ağabeylik yapıyordu. Fakat çocuktu bunlar. Yeri geldiğinde çok acımasız ve gaddar olabiliyorlardı. Alçin için yetimhane zaten zordu ama çocukların baskısıyla daha da zor bir hal alıyordu. Çilleriyle alay eden mi dersin, saçının rengiyle dalga geçenler mi? Hele bir grup kız vardı ki hayattan bezdiriyorlardı. Her sabah etrafını kuşatıyorlardı küçük kızın. Zaten konuşmayan küçük kız bir de bunların itiş kakışına katlanmaya çalışıyordu. Annesizliğin acısı ise her geçen gün daha da büyüyordu küçük kızın minik kalbinde... Böyle günler günleri, haftalar haftaları kovaladı. Esen Öğretmen her fırsatta Alçin'i korumaya, konuşturmaya çalışsa da başarılı olamıyordu. Alçin'in durumunu Sebile Hanımla konuşmaya karar verdi. Ertesi gün Müdire Hanım'ın yanında aldı soluğu.
Alçin'in acıklı hikâyesini gözyaşları ile dinledi. Ne yapabilirlerdi? Havalar iyiden iyiye ısınmıştı. Sebile Hanım: "Gel seninle bir eğlence tertip edelim çocuklar için. Zaten 23 Nisan yakın. Oyunlar oynatalım, şarkılar-şiirler söyletelim... Ne dersin?" "Çok güzel bir fikir Sayın Hocam" diye cevapladı Esen Öğretmen. En ince ayrıntısına kadar planladılar eğlenceyi. Yarışmada verilecek ödülleri, sponsorları, müzikleri, gösterileri... Kısacası yapmayı düşündükleri her şeyi… Çocuklara duyurusu yapıldıktan sonra heyecan sardı ortalığı. Konuşmalar arttı. Hayal kurmaya başladı çocuklar. Bir tek Alçin işte... O, hiç tepki vermeden öylece duruyordu.. Eğlence zamanı gelmişti. Tüm öğretmenler, el birliği ile süslemişlerdi her yeri. Sunuculuğu ise Esen Öğretmen üstlenmişti. Esen Öğretmen, sahneye çıktı. Ve çocuklar için eğlence başladı. Alçin, mecbur olduğu için sandalyelerden birinde öylece oturuyordu. Sahneye bile bakmıyor gibiydi. Eğlencenin bitmesine yakın öğrenciler Esen Öğretmen'den keman çalmasını istediler. Elbette hayır demedi. Hızlıca dolabına koştu ve kemanını kaptığı gibi yeniden sahneye çıktı. "Bu çalacağım şarkıyı belki de daha önce hiç duymamışsınızdır. Ama umarım beğenirsiniz." diyerek çalmaya başladı. Nağme birisi için çok tanıdıktı. Herkes sihirlenmiş gibi dinlerken Alçin yavaşça sahneye döndü ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. İlk defa bir şeye böylesine bir tepki veriyordu küçük kız. Alçin'in sesi sahneye Esen Öğretmen'e kadar ulaştı ve hemen kesti çalmayı.
Arkadaşlarına işaret etti ve yerini bir başkasına bırakarak koşar adımla Alçin'in yanına geldi. Küçük kızı kucağına aldı ve odasına götürdü. Hiç durmadan "ANNE-ANNE" diyerek ağlıyordu küçük kız. Uzun bir süre ağladıktan sonra Esen Öğretmen'in göğsünde uyuyakaldı küçük kız. Alçin uyanıncaya kadar bırakmadı Esen Öğretmen. Gözünü açar açmaz anne diyerek sarıldı küçük kız. Kocaman kahverengi gözleriyle Esen Öğretmen'in gözlerinin içine baktı. Bir an irkildi ama Esen Öğretmen saçlarını okşayarak sakinleştirdi küçük kızı. Sakin bir sesle "Çaldığım şarkıyı biliyor musun Alçin?" diye sordu. Kızıl saçlı kız sessizce başını evet anlamında salladı. "Peki, sana bu şarkıyı söylememi ister misin?" diye sordu Esen Öğretmen. Alçin başını Esen Öğretmen'in göğsüne bastırdı. Annesinin gidişinin ardından ilk defa kendini anne kucağında hissediyordu minik yavrucak. Esen Öğretmen şarkıyı söylemeye başladı: "Sen gözlerimde bir renk. Dudaklarımda bir ses ve içimde bir nefes olarak kalacaksın..." Her mısrada Alçin'in gözlerinden yaşlar süzülüyordu.Esen Öğretmen susunca kaldırdı kafasını ve kocaman kahverengi gözleriyle Esen'in gözlerinin içine bakarak "Aynı annem gibi söylüyorsunuz öğretmenim." diyerek sımsıkı sarıldı Esen Öğretmen'e...O gün Alçin'in için dönüm noktası oldu. Sadece Esen Öğretmen ile konuşuyordu belki ama artık konuşuyordu. Her gece Esen Öğretmen'i bekliyordu. Günlerden bir gün Esen Öğretmen hastalandı. Yerinden bile kalkamıyordu. Ateşi vardı.
Sebile Hanım doktoru yola vurduktan sonra sandalyesini Esen'in başucuna çekti ve ateşini düşürmek için alnına bez koymaya başladı. Alçin, öğretmeninin gelmediğini görünce dayanamayıp çıktı yatağından. Çıplak ayaklarla öğretmenin odasının önüne kadar geldi. Yavaşça kapıyı açtı. Esen Öğretmen'i öyle görünce koşarak yanına gitti ve ağlamaya başladı. "Sen de mi beni bırakıp gideceksin? Ben yine kimsesiz mi kalacağım? N'olur beni bırakma! N'olur beni yeniden annesiz bırakma! diyerek ağlıyordu. Sebile Hanım sakince Alçin'i kucağına aldı. "Merak etme öğretmenin iyileşecek güzel kızım." diyerek sakinleştirmeye çalıştı. Sabaha kadar birlikte başında beklediler. Sabaha karşı uyandı Esen Öğretmen. Alçin uyuyakalmıştı yanında. Sebile Hanım sessizce "Şükürler olsun kendine geldin. Bizi çok korkuttun." diyerek Alçin'i işaret etti. "Özür dilerim. Sizi de merakta bıraktım. Kusura bakmayın." diyerek Alçin'i kucakladı ve yanına yatırdı usulca. Sebile Hanım, Esen Öğretmen'e küçük kızın ne kadar korktuğunu ve söylediklerini anlattı. "Teşekkür ederim Sayın Müdürüm. Siz de yoruldunuz. Hadi gidin de biraz dinlenin." dedi Esen Öğretmen Sebile Hanım'ı uğurladı. Alçin gözünü açtığında kendini Esen Öğretmen'in kollarında buldu. Uzun bir zaman sonra ilk defa kendini yuvasında gibi hissediyordu. "Korkma kızım ben yanındayım ve seni hiçbir zaman bırakmayacağım." dedi Esen Öğretmen...
Günler haftaları, haftalar ayları, aylar ise yılları kovaladı. Alçin, kocaman bir genç kız olmuştu. Esen Öğretmen ile birlikte yeni bir hayat kurmuştu. Sevgiyi, saygıyı, dostluğu her şeyi ondan öğrenmişti. Esen Öğretmen'in evi onun yuvası olmuştu... Çünkü artık Esen Öğretmen onun annesi olmuştu. Çünkü anne demek YUVA demekti. Yuva ise dünyadaki cennetti...
AYNUR ALEKBARLI
İKİ DOST
Bir kənddə iki balaca qız yaşayırdı. Biri varlı ailənin qızı Lale, digəri kasıb ailənin övladı Leyla idi. Zəngin insanlar öz qızlarını kasıb ailənin qızı ilə oynamağa qoymurdu. Qızlar həmişə gizlin görüşüb oynayırdılar. Lalənin Leyla ilə görüşməsinin qarşısını almaq üçün onu başqa şəhərə oxumağa göndərdilər. Dostlar bir birindən uzaq qaldığı üçün gizlincə həmişə ağlayırdılar. Onlar bir birlərinə alışmışdılar.

Yay tətilində Lalə evlərinə qayıtdı. Amma dostnu görmək üçün həmişə həyətdə gəzərkən onların evlərinə tərəf boylanırdı. Bir dəfə bağçada gəzərkən Laləni ilan çaldı. Lalənin qışqırmağına Leyla evdən eşidib dostunun yanına qaçdı. İlanın zəhərini ağzı ilə çıxartdı. Bu zaman zəhər Leylanın qanına keçərək onu öldürdü. Lalə sevimli dostunu itirdiyi üçün çox kədərləndi. O həyatda Leyla qədər heç kimi sevib bağlanmamışdı. Lalənin ata anası da çox peşman olmuşdu ki qızlarını bu cür fədakar bir dostdan uzaq tutublar.
AYŞE TEKE
GÖRÜLMEYEN BİR BAĞDIR DOSTLUK
Hasan aylardır ilk defa huzurlu bir uyku çekmişti. Babasının işinden aldığı ilk maaşı evdeki havayı bir anda dağıtmıştı. Babası ilk maaşıyla en çok istediği kitabı alacağını söylediğinde Hasan mutluluktan havalara uçmuştu.
Hasan o gün bayram gününe uyanmış gibi hissediyordu kendini. Hatta bir gün önce kavga ettiği en iyi arkadaşı Hüseyin ile kavgasını bile unutmuştu.
Odasından çıktığında annesi mutfakta piknik sepetini son kez kontrol ediyordu. Babası ise arabaya mangalın demirlerini yerleştiriyordu. Hasan tam o sırada topunu unuttuğunu fark etti. Hemen odasına dönüp topunu alıp çantasına tıkıştırdı. Arabaya bindiğinde babası en sevdiği müziği açmıştı. Müziğe annesi ve babası bile eşlik ediyordu.
Araba durduğunda yemyeşil bir doğanın büyüsüne kapılan Hasan bir süre etrafı seyretti. Babası mangalın ayakları ile uğraşıyor , annesi etleri pişiriyordu. Hasan ise tek başına top oynamaya çalışıyor ama tek başına bir türlü nasıl oynayacağını bilemiyordu. Babasından yardım istedi fakat babası pek oralı olmadı. İşte tam o sırada gözüne iki çocuk ilişti. Tam çaprazlarındaki söğüt ağaçlarının dibinde piknik yapan bir ailenin yanı başındaki iki çocuk. Çok sevinmişti arkadaş bulduğu için. Heyecanla babasından izin istemeye gittiğinde babası birazdan sofra hazır olunca gelmesi şartı ile izin verdi.
- Full access to our public library
- Save favorite books
- Interact with authors
END

- < BEGINNING
- END >
-
DOWNLOAD
-
LIKE(1)
-
COMMENT()
-
SHARE
-
SAVE
-
BUY THIS BOOK
(from $5.59+) -
BUY THIS BOOK
(from $5.59+) - DOWNLOAD
- LIKE (1)
- COMMENT ()
- SHARE
- SAVE
- Report
-
BUY
-
LIKE(1)
-
COMMENT()
-
SHARE
- Excessive Violence
- Harassment
- Offensive Pictures
- Spelling & Grammar Errors
- Unfinished
- Other Problem

COMMENTS
Click 'X' to report any negative comments. Thanks!