Amasya
Bursa
İznik
Gaziantep
Zonguldak
Katkılarıyla...


Bu kitaptaki eserler Dianne Dengel'in "Home Sweet Home(Mutluluğun Resmi)" adlı tablosundan esinlenerek yazılmıştır.
İÇİNDEKİLER
HUZUR (H.FURKAN Ş./ ŞEHİT OSMAN KARAKUŞ ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ)......................7
HUZUR BANA DAHA YAKIN (M.MUSTAFA Ç./ŞEHİT OSMAN KARAKUŞ ANADOLU
İMAM HATİP LİSESİ)............................................................................................................................8
BİR AVUÇ MUTLULUK ( ARJİN Ö/İZNİK ŞEHİT SEDAT PELİT ANADOLU LİSESİ)............................9
MUTLULUK ÇOK YAKINDA (ÜMİT Ç./ ŞEHİT ADEM ÖZEN ANADOLU LİSESİ)..............................14
MUTLU OLMANIN BASİTLİĞİ (ASLI E./İZNİK ŞEHİT SEDAT PELİT ANADOLU LİSESİ)..................16
BİR GÜNÜMÜZ (BERSU M./ ZONGULDAK İMKB ANADOLU LİSESİ...............................................18
RÜYALARINDA NE GÖRÜYORLAR ACABA( BİLAL EFE G./ İZNİK ŞEHİT SEDAT PELİT
ANADOLU LİSESİ) ...............................................................................................................................22
GERÇEK ZENGİNLİK MUTLULUK (ÜMİT Ç./ ŞEHİT ADEM ÖZEN ANADOLU LİSESİ)....................25
YILDIZLAR KADAR ( ECE A./İZNİK ŞEHİT SEDAT PELİT ANADOLU LİSESİ) ...................................27
SAĞLIKLIYSAK MUTLUYUZ ( EDA K./ İZNİK ŞEHİT SEDAT PELİT ANADOLU LİSESİ).....................29
MUTLULUĞUN RESMİ ÜZERİNE BAZI MÜLAHAZALAR ( BÜNYAMİN/ NURİ NİHAT ASLANOBA ANADOLU LİSESİ)................................................................................................................................32
MUTLULUK (ELİF K./ ŞEHİT ADEM ÖZEN ANADOLU LİSESİ)..........................................................33
HER ŞEYE RAĞMEN ( HATİCE D./ ŞEHİT ADEM ÖZEN ANADOLU LİSESİ)......................................37
UNUTULMAYAN DÜNLER (HAVVA SUDE/ NURİ NİHAT ASLANOBA ANADOLU LİSESİ) ...............39
MUTLULUK NEDİR ? ( İKRA K./İZNİK ŞEHİT SEDAT PELİT ANADOLU LİSESİ)...............................46
EVVEL ZAMANDA MUTLULUK (ÜMİT Ç./ ŞEHİT ADEM ÖZEN ANADOLU LİSESİ).........................48
MUTLULUĞUN FORMÜLÜ ( İREM K./ İZNİK ŞEHİT SEDAT PELİT ANADOLU LİSESİ)...................50
ORDA BİR KÖY VAR (MERVE N./NURİ NİHAT ASLANOBA ANADOLU LİSESİ ...............................54
SABAH KUŞLARI ( MERYEM K./ İZNİK ŞEHİT SEDAT PELİT ANADOLU LİSESİ).............................60
ANLADIM Kİ ( NAZ ŞEYMA /İZNİK ŞEHİT SEDAT PELİT ANADOLU LİSESİ)..................................61
SEVGİ ( NİSANUR K./ İZNİK ŞEHİT SEDAT PELİT ANADOLU LİSESİ).............................................63
MUTLULUĞUN ADIDIR AİLE (SEDA E./ ŞEHİT ADEM ÖZEN ANADOLU LİSESİ)..........................66 GÜN IŞIĞI ( SEDANUR S./ İZNİK ŞEHİT SEDAT PELİT ANADOLU LİSESİ).....................................67
MUTLULUKLARA ŞAYESTE (SELİN K./ ŞEHİT ADEM ÖZEN ANADOLU LİSESİ).............................72
GERÇEKTEN MUTLU MUYUZ ? ( SÜMEYYE S./İZNİK ŞEHİT SEDAT PELİT ANADOLU LİSESİ).....73
MUTLAK(A) MUTLULUK ( ŞEVVAL B./ İZNİK ŞEHİT SEDAT PELİT ANADOLU LİSESİ)..................77
TEK ODA (EMİR B. / NURİ NİHAT ASLANOBA ANADOLU LİSESİ)...................................................79
BİR KUTU ÇİKOLATA ELİF K./ZONGULDAK İMKB ANADOLU LİSESİ ..........................................81
MUTLULUĞUN FORMÜLÜ(NİSA Y./ KEÇİÖREN ATATÜRK ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ) .....84
SOKAKTAKİ BİLET (BİLAL G/ KEÇİÖREN ATATÜRK ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ).................86
AİLE (FATMA ZAHİDE T./KEÇİÖREN ATATÜRK ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ).........................89
SAADETİN RESMİ (M. BAHA M/ KEÇİÖREN ATATÜRK ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ).............90
MUTLULUĞUN RESMİ (REYHAN B./KEÇİÖREN ATATÜRK ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ).......92
MUTLULUK (NURTEN T./ŞEHİT ADEM ÖZEN ANADOLU LİSESİ)..................................................94
MUTLU ADAM (MERYEM ELİF A./KEÇİÖREN ATATÜRK ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ)...........96
MUTLULUK (NUSRET KAAN O. /ZONGULDAK İMKB ANADOLU LİSESİ )....................................... 99
MUTLULUK YANIMIZDA (ŞEVVAL EKİN Y./ ZONGULDAK İMKB ANADOLU LİSESİ)................... 100
MUTLULUK İÇİN SEVGİ (İREM C./ ZONGULDAK İMKB ANADOLU LİSESİ)..................................111
MUTLULUĞUN FORMÜLÜ (NEHİR O./ ZONGULDAK İMKB ANADOLU LİSESİ)..........................113
O ZAMAN ( YUNUS EMRE D./ ŞEHİT OSMAN KARAKUŞ ANADOLU İMAM-HATİP LİSESİ)........ 115
HUZUR
Rahatına düşkün koca bir aile
Yufka yürekli bir sürü kalp.
Keşke herkes onlar gibi gülse, eğlense .
Onlar gibi mutlu olmanın değerini bilse.
Hayvan sevgileri bambaşka .
Üzgün olmak onların düşmanı
Huzur kapılarını çaldığında ,
Hüzün bacadan kaçar anında.
Hayatla iç içe olmak bu olsa gerek
Hayatı yaşayarak öğrenmek .
H.Furkan Ş.
Şehit Osman KARAKUŞ Anadolu İmam Hatip Lisesi

HUZUR BANA DAHA YAKIN
Evim var, şemsiyeden çatım.
Eşim var, iki çocuk kadar yakın.
Tavan belki su sızdırır ama,
Huzur bana daha yakın.
Kuşlar cıvıl cıvıl öterken,
Sıcacık soba, başımızda tüterken,
Tavuk bazen sinir bozar ama,
Huzur bana daha yakın.
Kedi baş ucumda miyavlar.
Küçük ayaklar beni ararlar.
Yatağımızın bir bacağı yok ama,
Huzur bana daha yakın.
M. Mustafa Ç.
Şehit Osman KARAKUŞ Anadolu İmam Hatip Lisesi



BİR AVUÇ MUTLULUK
Sabah yüzüme vuran güneş beni uyandırırken zor kendime geldim. Biz beş kişilik tatlı bir aileydik. Annem yaşadığımız apartmanın kapıcılığını yaparken babam yıl içinde tuttuğu balıklarla geçimimizi sağlamaya çalışırdı. Ben 14 yaşındaydım ve ailenin en büyük erkek çocuğuydum. Benim arkamdan 10 yaşında mide kanseriyle savaşan erkek kardeşim Ege, onun arkasından ise 6 yaşındaki küçük kız kardeşim Bade gelirdi. Sonunda yataktan kalktığımda okul için hazırlanmaya başladım. Hazırlandıktan sonra salona indim. Annem Ege’yi de hazırlamış ve tereyağlı ekmeklerimizi sofraya koymuştu. Sabah kahvaltımız genelde tereyağlı ekmek olurdu. Durumumuzu bildiğimizden ses etmez her sabah karnımızı bununla doyururduk.


Kapıdan çıkmadan önce kardeşimle annemi öperek vedalaştık. Okula vardığımızda Ege’yi sınıfına bıraktım ve ben de sınıfıma gidip sırama oturdum. Yarın Ege’nin doğum günüydü, okuldan sonra biriktirdiğim parayla ona hediye alacaktım. Babam hepimizin doğum gününü elinden geldiğince kutlamaya çalışırdı fakat parası ancak bir pastaya yeterdi. Bunu bildiğimden kardeşlerime ben hediye almaya çalışırdım. Hocanın içeri girmesiyle düşüncelerim dağıldı. Dersler arka arkaya hızlı şekilde geçerken sonunda son dersin zili de çalmıştı. Ege’yi sınıfından aldım ve ona doğruca eve gitmesini söyledim. Evimiz okula pek uzak olmadığından eve kendi başına gidebilirdi. Ben de oyuncakçının yolunu tuttum. Ege’ye bir araba almayı düşünüyordum, arabalara bayılırdı.
"Merhaba!” diyerek selam verdim. Arkası dönük olan orta yaşlı oyuncakçı kadın bana döndü.
"Selam delikanlı, ne istemiştin yardımcı olayım!"
"Yarın kardeşimin doğum günü, ona hediye almak istiyorum. "dedim ve cebimdeki bozuk paraları kasanın yanına bıraktım. Kadın paraları saydı ve bana döndü.
"Nasıl bir hediye istiyorsun bakalım."
"Kardeşim arabaları çok sever, araba almak istiyorum."
"Paran arabaya yetmiyor ama sana güzel hediye verebilirim."
Arkasını dönüp bir şeyler aramaya başladı. En sonunda bana döndüğünde avucumu açmamı söyledi ve avucuma bilyeler bıraktı. Aslında almak istediğim bu değildi ama hediye hediyedir diyerek bilyeleri satın aldım.




Ege heyecanla babamı bekliyordu, doğum günlerini çok severdi. Hastalığından dolayı babam onu mutlu etmek için elinden geleni yapardı. On gün sonraki ameliyatını ona unutturmaya çalışıyorduk. Birden kapı çaldı Bade bağırarak kapıya koşarken annem ışıkları kapattı. Hep bir ağızdan "İyi ki doğdun Ege!" diye ünledik ve ege pastayı üfledi. Hepimiz alkışladık. Annem pastalarımızı tabaklara koyarken odamıza gidip bilye dolu paketi aldım ve Ege'nin yanına gittim.
"Al bakalım Ege, küçük bir hediye!" dedim. Hediyeyi aldı ve boynuma atladı. Daha açmadan gözlerindeki mutluluğu gördüm.
"Çok teşekkür ederim abi, çok seviyorum seni!" dedi ve hediye paketini açtı. İlk başta ne olduğunu anlamadı ama sonradan bir kere babamla oynadığımız için hatırladı, tekrar boynuma atladı.


Günler hızla geçiyordu ve Ege'nin ameliyat günü gelmişti. Annemler hazırlanıp otobüse giderken Ege korkuyor ve ağlıyordu. Tam kapıdan çıkacaktı ki geri dönüp masanın üzerindeki bilyeleri avucunun içine aldı bana döndü:
"Bunları da götüreyim, yanımdaymışsın gibi hissederim!" dedi ve kapıdan çıktı. Saatler geçti Bade ile uyumadan bekliyorduk. En sonunda Bade uyuyakalınca dayanamadım ve ben de uyudum.
Çalan telefonla heyecanla kalktım ve telefonu açtım.
"Emir kurtuldu oğlum, kardeşin kurtuldu, ameliyatı çok güzel geçti!"
Sanırım hayatımda duyduğum en güzel haberdi. O an aklıma Ege'nin yanına aldığı bilyeler geldi o bir avuç bilyeyle bile biz de onunla mutlu olmuştuk.
Arjin Ö.
İznik Şehit Sedat Pelit Anadolu Lisesi
MUTLULUK ÇOK YAKINDA
Sanmak değil bu hayatı
Bu hayattan usanmak...
Dayanmak değil, zorlu şartlara,
O şartlarda yanmak...
Övünmek gereksiz, boş,
Görünmek gerek, görünmezdim mekân loş.
Ölüme ramak kala
Bu saçma hayatta saçmalamak.
Bu fikirleri çıkar aklından
Sadece mutluluğa inan.
Mutluluk tek zenginlik bu hayatta
Alışacaksın mutluluğa zamanla
Sahip olduklarına bak, gülümse
Ve mutluluğuna şükret.
Her yuva güler ancak
Anne, baba ve çocukla
Ailene sahip çık,
Ailene ait ol,
Ailenle mutlu ol.
Aile her şeydir.
Ümit Ç.
Şehit Adem Özen Anadolu Lisesi
MUTLU OLMANIN BASİTLİĞİ
Hayatımızda hiç mutluluğun resmini resmedecek bir an yaşadık mı? Gerçekte mutlu muyuz?
Mutluluk tam olarak nedir?
Bu tür soruları hep sorgularız ve çoğumuz hayata bencil yaklaşırız. “Ben mutlu değilim, hiçbir zaman da mutlu olacağımı düşünmüyorum” gibi sürekli olumsuzluklar düşünürüz. Bu bakış açısı tam anlamıyla saçmadır. Çünkü her insan hayatında bir kere dahi olsa mutlu olmuştur ve bu hissiyat bir kereye mahsus kalmamıştır.
Aslında çoğumuz mutluyuz.
Mutlu olmayan insanlar ise hayatındaki bazı olumsuzlukları çok fazla ciddiye aldıkları için mutsuzlardır. Ama hayata karşı bakış açılarını değiştirdikleri zaman anında mutlu olabilirler. Çünkü biz insanoğlu en ufak bir hediyeyle, cümleyle mutlu olabiliyoruz.
Mutluluk bu kadar kolayken kendimizi mutsuzluğa itmek sizce de saçma değil mi? Bence denemekten zarar gelmez. Bu mutsuz dünyayı değiştirmek için ilk önce kendimizi mutlu etmeye ne dersiniz? Bu fikre ben varım. Hepimiz dünyaya bir kez geliyoruz. Kimimiz on yıl ,kimimiz elli yıl, kimimiz yüz yıl yaşıyor ve sonrasında hayattan kopup gidiyoruz. Demem o ki mutlu olmak varken mutsuz olmaya ne gerek var. Hepimiz, tebessüm etmeyi, sevdiğimiz insanlarla vakit geçirip mutlu olmayı hak ediyoruz ve bu tamamen bizim elimizde olan bir şeydir.
Uzun lafın kısası asıl olay her ne olursa olsun ben mutluyum diyebilmektir ve kendimizi mutlu etmektir. Mutlu olmak bize yakışıyor. Gülümsemeyi unutma.
Aslı E.
İznik Şehit Sedat Pelit Anadolu Lisesi
BİR GÜNÜMÜZ
Merhaba, ben Ayşe! Ailemin en küçüğüyüm. Bugün sizlere çiftlikte bir günümü anlatacağım. Ama öncelikle ailemi tanıtmak isterim. Babam ailemizin en büyüğü, kaldığımız çiftlikteki bir işçi. Her akşam bize yemek getirir. Genellikle ekmek ,yulaf getirse de bazen peynir, zeytin, tereyağı gibi yemekler de getirir. Babamdan sonra annem gelir. Annem her gün hepimizden önce kalkar. İlk iş babam için kahvaltıyı hazırlar ondan sonra da tavukların ötmesiyle biz kalkarız ve bize kahvaltı hazırlar. Annemden sonra da kardeşlerim gelir. Biz altı kardeşiz ve en küçükleri ben olduğum için hepsi bana düşkündür. Benden bir büyük olan Zeynep, bazen beni kıskansa da en iyi onunla anlaşırım.
Şimdi de ailecek günlük ne yaptığımıza geçelim. Annem hepimizden önce kalkar ve babam için kahvaltı hazırlamaya gider. Babam annemin kalktığını anlayınca hazırlanmaya başlar ve yemek yiyip evden çıkar. Annem tavukların sesini duyunca bizim kalkacağımızı anlayıp bize kahvaltı hazırlamaya başlar. Altı kardeş tavukları duyduğumuzda yeni uyanmanın verdiği hisle huzursuz oluruz ama hemen geçer çünkü bizim hislerimizin ailemizi nasıl etkilediğini biliriz. Giyinip kalktıktan sonra annemizin hazırladığı kahvaltıyı hemen yemeye başlarız. Kahvaltıda genellikle yumurta olsa da bazen peynir de yiyebiliyoruz. Bugün de o şanslı olduğumuz günlerden bir tanesi.
Kahvaltıdan sonra ben ve Zeynep hemen oyun oynamaya bahçeye çıkarız. Yanımıza Gece’yi de yani köpeğimizi de alırız. Annem ve büyük kardeşlerim evi temizlerken ben ve Zeynep akşama kadar oyun oynarız. Akşam olunca babam gelir biz de anca o zaman eve gideriz. Ailecek akşam yemeğimizi yeriz. Yemekten sonra annem hemen masayı toplar. Babam da sobayı kurup yakınına oturur. Bizler de babamın yanına oturup bize masallar anlatmasını isteriz. Babam her akşam kafasından uydurduğu masallarla bizi eğlendirir. Annem de işlerini bitirip yanımıza gelince babam masalını düşünmeye başlar. Babam bugün için bize masalını anlatırken evdeki hayvanımızı başkahraman olarak seçmişti. Gece müzikallerde oynamak, ünlü olmak isteyen bir köpekmiş. Ama o zamanlar insanlar müzikallere düşkün değilmiş o yüzden de gece kendi müzikalini yazmaya başlamış. Gece’nin aklına fikirler gelmiş gelmesine ama müzikalini oynayacak hayvanlara ihtiyacı varmış.
Yolda gördüğü herkese sormuş durmuş ve en sonunda kendi kadrosunu oluşturabilmiş. Masalın sonunda da Gece kendi şehrinde müzikalleriyle ünlenmiş bir köpek olmuş. Masalın sonunda babam her zamanki gibi bizi mutlu etmişti hatta bu sefer Gece de çok mutlu olup havlayarak bunu belli etmişti.
Saat geç olunca babam hepimizi öpüp uyumaya gider. Annem babam yatınca kümesteki hayvanlarla ilgilenmeye gider. Annem de gidince biz kardeşler konuşmaya devam ederiz. Ara sıra bu konuşma tartışmaya dönse de her zaman tatlıya bağlanır. Annem eve gelince biz de hemen babamın yanına uyumaya gideriz. Kısa süre sonra annem de gelir ve günümüzü sonlandırırız.
Bizim ailecek bir günümüz böyleydi. Bazen zorlansak da birlikte olduğumuz sürece her zaman mutlu kalmayı başardık. Hepinize iyi günler!
Bersu M.
ZONGULDAK İMKB ANADOLU LİSESİ
RÜYALARINDA NE GÖRÜYORLAR ACABA!
Ben onların deyimi ile Paspas! Beni o barınaktan alıp sahipleneli tam 3 yıl oluyor. O zamanlar sahipsiz, evsiz, bakımsız bir köpektim! Taa ki rastlantı sonucu beni orada o küçük çocuklar sevip dedelerine aynı anda:
- " Dede şu paspas görünümlü küçük köpeğe bak çok tatlı onu sahiplenelim lütfen!" diyene kadar.
Bunu duyan dede, torunlarını anne ve babası gittikten uzun zaman sonra bu kadar mutlu gördükten sonra tam “Olur!” diyecekken aklına tak etti:
-" Çocuklar, ninenizin köpeklere olan korkusunu biliyorsunuz isterseniz başka bir hayvana bakalım lütfen zorlamayın beni!"
Bunu duyan çocuklar dedesine kırıldı ve şöyle dediler:
-"Tamam dede, madem şurdaki horozu sahiplenelim mi?"
Bunu kabul eden dede:
-" Olur tabi ki neden olmasın!" Diye karşılık verdi.

Horozu orada çok kıskandım, tam onlar arabaya binerken gizlice bende çocukların yanına atladım. beni o kadar sevmişlerdi ki çıtını bile çıkarmadılar, dedelerine söylemediler, eve kadar beni sevdiler. Eve varmıştık ve küçük camdan fırladım içeri. Bir anda yaşlı tonton nineyi gördüm arkasından ona sarıldım:
-" Çocuklar siz mi geldiniz?"
Benim olduğumu anlasın diye hafifçe havladım ve nine seslendi:
-" Ne, bir köpek mi!"
Korktum ona bir şey olursa diye ve arkasını döndüğünde sanırım tatlılığıma dayanamadı ve şöyle dedi:
-" Sen ne kadar tatlı bir şeysin öyle!"
Beni sevmesine çok sevindim sanki fobisi yoktu, bana sarılacakken dede içeri girdi sordu:
-" Hanım yemekte ne yaptın bugün?"
Kafasını çevirdi baktı bana:
-" Aman Allah’ım bir köpek mi hem de orada gördüğümüz!"
Kendi odasına kaçtı dede korktuğu her halinden belliydi çocuklar odaya gitti. Dede kapısını kilitlemişti. Çocuklar dedeye seslendi:
-" Dede, yoksa kendi korkunu ninemizin korkusu gibimi lanse etmeye çalıştın?"
-" Çocuklar, özür dilerim ama gerçekten korkuyorum lütfen uzaklaştırın."
Çocuklar beni ahıra saklayıp dedeyi kandırmıştı:
-" Tamam dede götürdük köpeği, saldık onu, aç kapıyı!"
Dede etrafı kolaçan etti, bulamadı beni, sonra seslendi:
-" Ohh, kurtuldum! Yemek yiyelim madem!"
Yemek yerken onları izledim. Fark etmedi bile! Yemekte bol bol konuştular, yemek bittikten sonra dede adeta çocuk gibi davranıp:
-" Ya, gördüğünüz gibi çok korktum!’ Beraber yatalım mı?"
Kabul ettiler dede yattıktan sonra horozla beni de getirdiler. Nine, horoz, ben ve dede o gece aynı yatakta huzurla uyuduk.
Bilal Efe G.
İznik Şehit Sedat Pelit Anadolu Lisesi

GERÇEK ZENGİNLİK MUTLULUK
Gün doğmuş,
Günaydın anneciğim, günaydın babacığım,
Sesleri evin içinde.
Kalpteki,
Çehreye vurmuş.
Bugün de bir garip mutluyum.
Yorgunluğumu gideren bir mutluluk var içimde, yüzümde, her zerremde .

Kardeşlerime sesleniyorum:
En güzel zenginlik mutluluktur, güzel kardeşlerim.
Olanla yetinmek,
Olmayana gerek duymadan,
Daha kötüsünün olduğunu bilmek ,
Ve halimize şükretmek gerek.
Siz siz olun ailenizin değerini bilin.
Saygı gösterip sevgiyi hak edin.
Kendiniz gibi olun.
Başkası gibi olmaya çalışmayın.
Ümit Ç.
Şehit Adem Özen Anadolu Lisesi

YILDIZLAR KADAR
Eşya mıydı? Sevgi miydi? Yoksa sadece bir his miydi mutluluk? Sorularla, cevaplarını aradığımız bir sürü an, yaşanmışlık ve birçok his. Sabah kalktığındaki perdenin açık yerinden yüzüne vurup seni ısıtan güneş, kedinin sevgisini gösterdiği anlar ve kocaman bir aile huzuru. Aslında ne kadar da kolaymış mutlu olmak bu hayatta. Bazen kızarmış bir ekmeğin kokusu, üstüne sürdüğün en sevdiğin reçelin tadı hatta çok yorulup en rahat koltukta uyuya kalmak gibidir mutluluk…
Annenin ve babanın birbirlerine olan aşkını gördüğün an bile mutlu olur insan. Çünkü mutluluk hastalık gibidir.
Hissettirdiğin an başkasının da hayatın da mutlu olmasına sebep olursun. Sadece akışına bırakmalısın yaşananları ya da ufak bir şeyde güzel sebepler aramalısın. Her insan gülmeyi ister ama mutluluk satın alınamaz. Sana her zaman iyi gelecek dostlar edinmeli ve hep yüzünün güldüğü hatıralar yaşamalısın. Kendini sevmelisin en başta, insanların kötü düşüncelerinin hayatın da yara açmalarına bile izin vermemelisin. Ne söylemiş Mevlana: "Mutluluğu sende bulan senindir, ötesi misafir!"
Gökyüzüne baktığın ve yıldızları gördüğün o an gibidir mutluluk. Küçük gibi gözükse de o duyguyu tattığın anda içine sığdıramadığın ve yüzüne yansıyan gülümsemende saklıdır!
Ece A.
İznik Şehit Sedat Pelit Anadolu Lisesi

SAĞLIKLIYSAK MUTLUYUZ
En büyük mutluluk sağlıktır. Sağlıklıysak mutluyuz. Ancak sağlığımızı yitirdiğimizde sağlıklı günlerin değerini anlayabiliyoruz. Örneğin ailemizden birisi rahatsızlandığında mutlu olamazsınız. Grip bile olsanız neşeniz kaçar. İnsanlar tanımadıklarının hasta olduğunu duyunca bile hüzünlenir.
Örneğin Covid-19’un dünyaya girdiğinden beri insanlar daha mutsuz. Yasaksız günlerin anısı bile bizlerin yasaksız günlerimizde ne kadar mutlu olduğumuzu gösteriyor. İnsanlar alışverişe çıktıklarında bile mutlu olur fakat bunun kıymetinde çıkamadığı günlerde anlıyor.
Hastalıklar özlemleri de yanında getirir. Arkadaşlarımla geçirdiğim zamanın mutlu zamanlar olduğunu hatırlatır. Örneğin öğretmenler, bizler sınıflarda ne kadar gürültü yapsak da öğretmenlerin bile o

günlerde daha mutlu olduğunu düşünüyorum.
Mesela ben dedeme doyasıya sarılmayalı uzun bir zaman oldu. Liseye başlayalı iki yıl geçmesine rağmen ortaokuldaki arkadaşlarımla geçirdiğim zamanın ne kadar mutlu günler olduğunu anladım. Çünkü iki yıldan beri hastalıkla mücadele ediyoruz. Hastalık bir sürü kuralları da beraberinde getiriyor. İnsanlar maskesini takmadığı günlerde daha mutluydu. Bugün kar yağdı. Çocuklar kartopu oynamaya bayılır, tıpkı büyükler gibi. Bugün günlerden pazardı ve sokağa çıkma kısıtlaması olan bir gündü. Bizler kar yağışını camlardan izlemek zorunda kaldık. Geçmişte oynadığımız kartopu hayallerini kurarak.







Hastalıklar düşünceyi de yanında getirir. Düğünlerini pandemi döneminde yapmakta olan insanlarla pandemiden önce yapanların mutluluğu bir mi? Bir de düğünlerini ertelemek zorunda kalanlar. Sizce doktorlar ve hemşireler o elbiselerin içinde ne kadar mutlu olabilir? Sağlık varsa mutluluk var. Dünya şunu iyi anladı ki sağlıklıysak mutluyuz. Neşe kaynağımız sağlık.
Sağlığını kaybetme ki mutlu ol… Kalın sağlıcakla!
Eda K.
İznik Şehit Sedat Pelit Anadolu Lisesi

MUTLULUĞUN RESMİ ÜZERİNE BAZI MÜLAHAZALAR
Bu resme mutluluğun resmi diyorlar fakat benim gördüğüm uyurken tebessüm etmiş insanlar, belki de sadece uykularında tebessüm edebiliyorlar. Onlarca insan resim için yoksulluk güzellemesi yapmış. Az’a sahip olmanın mutluluğu getireceğine inanıyorlar ya da inandırmak istiyorlar. Bilemem. Bildiğim mutluluğun resminin bu olmadığı. İnsan insandır ve birçok şeye sahip olmak ister bu şeylerden biri de mutluluktur. Fakat mutluluk anlık elde edilen bir şey değildir.
Mutluluk hür dünya ülkelerinin temel değerlerindendir. Mutluluğun elde edilebilmesi aslında çalışmalarımızın bir neticesidir. Fakat bizim çalışmalarımızla elde edebileceğimiz mutluluk devlet kurumunun izin verdiği kadardır burada özgürlükler, maddi imkanlar ya da imkansızlıklar büyük yer tutar. Bundan dolayı da yaşadığımız toplum da birey özgürlüklerinin bilincinde olmalıdır. Elindekiyle mutlu olmayı öğrenmek bir avuntudur, mecbur olduğu için öğrenirsin daha fazlasını isteyememenin neticesidir. Tembelliğin başlangıcıdır elindeki sana yetse dahi bana bu kadar yeter diyerek yaptığın şeyi bırakırsan sana yettiğini düşündüğün şeyin azaldığını görürsün.
Bünyamin
NURİ NİHAT ASLANOBA ANADOLU LİSESİ
MUTLULUK
İnsanların mutlu olamama sebeplerinin başında galiba yetinmeyi bilmemeleri, elindekilere ve hayatındakilere kanaat etmemeleri geliyor. Bütün olay bence sağına soluna baktığında sana güler yüzle bakan insanlarla kaynaklı.
Mutluluk birçok anlam barındırır içinde ama herkeste aynı hissi hissettirir, herkesin gözünde aynı parıltıyı gösterir. Üzgün olduğun zaman seni güldürecek bir varlık bile olsa senden mutlusu yoktur bu hayatta. Bu bazen bir çiçek bazen bir kitap olur ama seni mutlu edecek bir şey olur.
Güneşin doğuşu, yağmurun yağması bile bilene bir mutluluktur bu hayatta. Mutluluk o kadar uzakta değildir bekli de. Mutluluk bence herkesin içinde yer eden o küçüklükte.
Aile bir mutluluktur kişiye. Annenin gece uyurken gelip üstünü örtmesi mesela ya da sen düştüğünde kanayan dizlerini öpmesi, belki de saçlarını okşayıp sana ninni söylemesi… Babanla uçurtma yapıp koştura koştura onu oynamak mesela ya da hayatının kahramanının baban olması.
Bir pamuk şeker ile ya da bir oyuncak ile sevinen çocukluğumuzda mutluluk. Okuldan gelen çocuğun yatağına zıplaması mutluluk. Dışarıdan eve geldiğinde annenin en sevdiğin yemeği yapması mutluluk. Aklına gelen bir anın seni güldürmesi ve o anı düşünürken kulağına dolan kahkaha sesleri. Yağmurlu bir havada kitap okurken içmek için yaptığın kahvenin kokusundan bile mutlu olur insan. İyi ki varsın çok güzel bir kelime. Sen olmasan da olurdu ama bir yerler eksik olurdu tam mutlu olamazdım sen varsın ki her şey tam. Mesela bir insanın iyi ki varsın demesi mutluluk. Mutluluk yanı başımızda aslında görebilene.
Mutlu olmanın yaşı yoktur bu hayatta. İster yedi ol ister yetmiş önemli olan içindeki çocuğu yaşatmak. Ne olursa olsun o mutluluk seni bulur. Mutluluk için uzaklara gitmemize gerek yok aslında bütün olay kafamızı kaldırdığımız zaman yukarıda gördüğümüzde. Haydi evleri atlayalım, çiçekleri geçelim, kuşların uçuşunu izleyelim, sokakta top oynayan çocukları izleyelim, sonra bir pamuk şekerci görelim, bir bebeğin ağlamasını duyalım ve en son göğe bakalım.
Elif K.
Şehit Adem Özen Anadolu Lisesi
HER ŞEYE RAĞMEN
Benim güzel ailem,
Her şeye rağmen birlikte,
El ele diz dize.
Bir yatakta bir küçük battaniyede,
Mini ve sevimli hayvanların arasına,
Uyur uyanırdık sizinle.
Tavanı yağmur yağınca akan odada,
Şemsiyemizle uyurduk orada.
Her şeye rağmen tek istediğimiz,
Sağlıklı ve birbirimizle olmamızdı.



Her şeye rağmen birlikte,
Aynı yatakta aynı battaniyenin altında,
Aynı yastıklarımızla hep birlikte,
Ve mini ve sevimli hayvanlarla uyurduk.
Hep birlikte hep beraber,
Sağlıklı ve hüzünlü günde.
Hep beraber hep birlikte,
Tutunuverdik hayatımıza.
Hatice D.
Şehit Adem Özen Anadolu Lisesi



UNUTULMAYAN DÜNLER
Yıllardan 2010, Ağustos ayının ilk haftalarıydı. Artık 5 yaşındaydım, anaokuluna
başlayacaktım. İçimde tarifi olmayan bir heyecan, biraz da korku vardı. Çünkü daha önce hiç bilmediğim bir ortama girecektim. Anaokulu acaba nasıl bir yerdi? Annemden ilk kez ayrı kalacaktım. Böylelikle hayatımda bazı değişiklikler olacaktı. Evde de hazırlıklar başlamıştı. Kendime ait yeni bir odaya ihtiyacım vardı. Artık bebekliğimden itibaren kullandığım karyolam küçülmüş, iki kapaklı dolabım da eşyalarımı almaz olmuştu. Annem, babama seslendi :
-Murat, artık Zeynep büyüdü. Önümüzdeki ay anaokuluna başlayacak. Ona yeni bir oda, kitaplarını koyabileceğimiz bir kitaplık yaptırmalıyız. Büyük bir yatak ve kapaklı bir elbise dolabı yeterli olur diye düşünüyorum, dedi.
-Tabii. Güzel kızım artık büyüdü, dedi babam. Sonra gözleri uzaklara daldı gitti. yanına koştum:
-Yaşasın, çok mutluyum babacığım! Diyerek boynuna atladım. Babamın o an gözlerinin dolduğunu fark ettim. Babam sevgiyle başımı okşadı.
-Ne oldu babacığım? Neden gözlerin doldu? Neyin var? Diye sordum.
-Bak kızım, otur yanıma ve dinle. Şu an çok uzun yıllar öncesine gittim, çocukluğuma. Biliyorsun biz 6 kardeşiz. İki halan ve dört tane amcan var. Bizim evimiz öyle küçücüktü ki sadece bir tane yatak odası ve bir tane de oturma odası vardı. İki odalı bir evde yaşardık. Eskiden doğalgaz yoktu. Kışın babam oturma odasına soba kurar, gece olunca da oradaki demir divanda hep birlikte yatar uyurduk. Şimdiki gibi her çocuğun ayrı odası yoktu.
Ama o kadar mutluyduk ki hep bir arada otururduk. Küçük siyah beyaz bir televizyonumuz vardı. Akşam yemeğini yedikten sonra babaannen mısır patlatır, hepimiz sobanın başında toplanıp mısırımızı yer, sobanın üstünde fokur fokur kaynayan çaydan içerdik. Öyle keyifli olurdu ki. Babam arada kestane alır, sobanın üstünde kestane kebap yapardık. Annem sobanın fırınında ekmek pişirir, o ekmeğin kokusu bütün evi hatta mahalleyi sarardı. Fırından üstünde dumanıyla yeni çıkan ekmeğe tereyağını sürüp yemek kadar lezzetli bir şey olamazdı. Sonra babaannen bize hikâye anlatır, küçüklük anılarından bahsederdi. O anda
sobanın alevine gözüm takılır, o alevler arasında hayal dünyasına takılır giderdim.
- En büyük hayalim neydi biliyor musun? Diye seslendi babam.
O anda ben de dalıp gitmiştim. Babamın seslendiğini duymadım. Babam tekrar etti.
-Zeynep, beni duydun mu kızım? Diye seslendi.
-Evet babacığım, duydum. Söyler misin lütfen, en büyük hayalin neydi ?
-Senin için hazırlayacağımız gibi bir odaya sahip olmak. Hiçbir zaman öyle bir odam olmadı. Bu hep, bir hayal olarak kaldı. Erişilebilmesi mümkün olmayan güzel bir hayalden öteye gidemedi. Olsun, şimdi o hayalimi gerçekleştireceğim ve hayallerimdeki gibi bir odaya sahip olamadım fakat senin için hazırlayacağım dedi. Bunları söylerken çok heyecanlanmıştı. Sesinin tonundan bu belli oluyordu. Hızlı hızlı konuşuyor, konuşurken gözlerinin içi parlıyordu.
-Yarın sabah gidelim, odan için gerekli en güzel eşyaları alalım dedi.
Babamın benden daha heyecanlı olduğunu farkettim.
-Tamam babacığım, yarın birlikte gidip alalım dedim.
Sabah olmuştu. Sabahın ilk ışıklarıyla babam benden önce kalkmış, evin içinde dolaşıyordu. Sonra annem, yanıma geldi.
-Haydi Zeynep, kalkma vakti. Kahvaltımızı yapalım ve alışveriş için çıkalım, dedi.
-Tamam anneciğim hemen geliyorum, dedim.
Zıplayarak yataktan fırladım. Doğruca babamın yanına koştum. Kahvaltımızı yapıp, yola çıktık. Gideceğimiz yer, evimize biraz uzaktı. Bir saatlik yolculuk sonrasında odam için gerekli eşyaları alacağımız yere gelmiştik. Yan yana bir sürü mağaza, hepsinde de renk renk ve model model çocuk odaları vardı. Babam bir tanesini gözüne kestirdi. Vitrini ışıl ışıl parlıyordu. En sevdiğim rengin pembe olduğunu biliyordu. Mağazanın vitrininde de tam yaşıma uygun, pembe beyaz, iki renkli bir mobilya vardı.
-İşte bu babacığım, bu olsun ! Diye çığlık attım.
Annemin elini bırakarak, mağazadan içeri koştum. Mağaza çalışanı beni görünce:
-Hoş geldin küçük kız. Buyur bakalım. Sana nasıl yardımcı olabilirim? Dedi.
Gülümseyerek elimle işaret ettim.
-İşte bu. Vitrindeki pembe mobilyayı istiyorum. Odama çok uyacak. Çünkü
odamın duvarları da pembe. Her yerin pespembe olmasını istiyorum, dedim.
Babamla annem de arkamdan mağazaya girmişlerdi. Babam:
-Beğendin mi? Onu mu alalım? Dedi.
-Evet babacığım, evet. Tam istediğim gibi. Ben bunu istiyorum, dedim.
-Peki, dedi babam. Senin istediğin olsun.
Öğlen olmak üzereydi. Hep birlikte evimize döndük. Ertesi gün montaj için geleceklerdi. Bebeklik karyolamı ve dolabımı çıkardık. Yeni gelecek olan mobilyalar için yer açtık. Öğle saatlerine doğru getirip kurdular. Duvarda kocaman bir kitaplığım vardı.
Annem:
-Yarın gidip kitaplığın için hikaye ve boyama kitapları alalım, dedi.
Okumayı henüz bilmiyordum. Annem, her akşam yatmadan önce yatağımın başında bana hikaye okur, öyle uyurdum. Rengarenk boyama kalemleriyle boyama yapmayı çok severdim. Elbise dolabımı da kurdular. Eşyalarımı itina ile yerleştirdim, astım.
-Anneciğim, perdelerim beyaz olsun. Olur mu? Halım da pembe.
-Tamam kızım, öyle olsun bakalım, dedi.
Yeni odam öyle güzel olmuştu ki babamın akşam olup işten gelmesini
sabırsızlıkla bekliyordum. Saat, 19.00 olmuştu. Anahtar sesiyle kapıya koştum, babam gelmişti.
-Babacığım, koş! Odam hazır. Annemle bugün her şeyi tamamladık, yerleştirdik ve çok güzel oldu, dedim. Babamın elinden çekerek odama girdik. Babam kapının girişinde durmuş, etrafa hayran hayran bakıyordu.
- İşte! Dedi. Hep hayalimdeki oda. Benim böyle bir yatağım, böyle bir dolabım, kitaplığım, perdelerim ve halım hiçbir zaman olmadı. Artık sen, benim hayalimdeki o güzel odaya sahipsin. Güle güle kullan kızım, dedi.
-Teşekkür ederim babacığım, dedim.
O sırada babam, odasına gitti. Oradan aldığı bir fotoğrafla yanıma geldi. Fotoğraf siyah beyaz ve kenarları yırtıktı. Fotoğrafta dedem, babannem, babam, amca ve halalarım vardı.
Fotoğrafı bana uzattı:
-Zeynep, bak. Bu fotoğrafı yıllar önce, hatıra olsun diye çekinmiştik. Bunu senin odana asabilir miyiz? Hem baktıkça o yılları hatırlarız, dedi.
Kitaplığımın yanındaki boş duvara resmi itina ile astı ve fotoğrafa uzun uzun baktı.
Gözünden iki damla gözyaşı damladı. Sıkıca bana sarıldı. İşte! Hayalim sonunda gerçek oldu, dedi.
Havva Sude
NURİ NİHAT ASLANOBA ANADOLU LİSESİ
MUTLULUK NEDİR?
Mutluluk TDK’ de “Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan Kıvanç durumu, ongunluk, kut, Saadet, bahtiyarlık, saadetlilik.” olarak tanımlanan bir kavramdır. Ama aynı zamanda göreceli bir kavramdır mutluluk.
Mutluluk kimisine göre acı veren, bir başkasına göre en güzel duygu, başka birine göre de normal sıradan abartılmayacak bir duygudur. Descartes mutluluğu bir ruh memnunluğu ve iç hoşnutluğu olarak tanımlar. Descartes’e göre mutluluk erdeme, erdem de aklın iyi kullanılmasına bağlıdır. Yani mutluluk akıldır. Ama sadece akıl mıdır? Hayır daha mutluluğu bir çok şekilde tanımlayabiliriz.
Mutluluk; yaşamımızın temel amacıdır. Tüm çabalarımız mutlu olmak içindir. Yemek yemek, gezmek, eğlenmek, ibadet etmek, kendimizi geliştirmek vs.
Sadece davranışlarımızın bazıları doğrudan bazılarıysa dolaylı olarak bizi mutlu eder. Mutlu olmak isterken hayatın gerçekleri acı tarafları da göz ardı edilmemeli. Sadece olumlu duyguya odaklanan kişi, hayatın yapısı gereği karşılaşacağı her olumsuz durumda kaçmayı veya yok saymayı deneyecektir. Oysa yok sayarak ve kaçarak hayatı yaşamak mümkün değildir. "Uçurumları sevenin kanatları olmalı.” demiş Nietzsche. Bu söz bence mutluluğun sözü çünkü bu sözde mutlu olmak için zorlukları, uçurumları, engelleri sevmemiz onları mutlulukla aşmamız gerektiği anlatılmış. Bunlar mutlulukların dallarıdır. Çünkü mutluluk tek bir ağaç değildir. Mutluluk deyince aklımıza kocaman bir ağacın dalları gelmelidir.
İkra K16
İznik Şehit Sedat Pelit Anadolu Lisesi
EVVEL ZAMANDA MUTLULUK
Babam hep anlatırdı:
Evladım biz tek göz odalar da büyüdük.
O evlerde dedikodu yoktu,
O evlerde isyan yoktu,
O evlerde şükür vardı huzur bir hayli fazlaydı.
O tek göz odalı evlerin sohbeti baya koyu olurdu,
Akşam yemeğinde hep birlikte oturur hep birlikte sofradan kalkıp koyu sohbetlere dalardık.
Biz işe ev, eve iş götürmezdik.
Hep şükret, hep elindekilerle yetinmeyi bil.
Biz böyle büyüdük evladım.
Bende isterdim böyle güzel bir hayat yaşamak.
Kötülüğün olmadığı, insanların birbirini üzmediği, kalplerin kırılmadığı,
Bembeyaz bir hayat,
Ama artık öyle beyaz bir dünya yok,
Dünya simsiyah, karanlık...
Ümit Ç.
Şehit Adem Özen Anadolu Lisesi

MUTLULUĞUN FORMÜLÜ
Ben minik mütevazı ve oldukça eski bir köy evinde dünyaya geldim. Hala ailemle ve hayvanlarımla o huzur dolu evde yaşıyorum. 15 yaşında kendi halinde, kitap okumayı, hayvanlarla ilgilenmeyi ve yazılar yazmayı çok seven sıradan birisiyim ancak her sıradanlığın arkasında bir enteresanlığın bulunduğu düşüncesindeyim. Evimizde beş kişi ve iki hayvan birlikte yaşıyoruz. Abim güvercinlerle, annem tavuklarla, ben kediyle, diğer abim köpeklerle, babam ise kuşla ilgilenir genelde. Ama hepsini de ailemizden görüp o özenle korur ve severiz. Kedi ve kuş evde, diğer hayvanlar bahçede yaşıyor. Kedi ve kuş nasıl aynı evde barınabiliyor diye sorarsanız biraz zor oluyor ama hallediliyor bir şekilde.

Küçük bir köyde gürültüden, kirlilikten uzak huzurlu bir yaşam sürüyoruz. Bunun bize sunduğu tüm olanaklardan ve güzelliklerden yararlanıyoruz. Bu köyü çok seviyorum her şeyi doğal ve özel ancak şehir hayatı öyle midir? Hep bir koşuşturma hep bir meşguliyet ve aşırı kalabalıktan ibaret, bunlar beni hep germiştir. Ben küçük köyümde ailemle hayvanlarımla oldukça mutluyum.
Güzel güneşli bir ilkbahar sabahına gözlerimi açtım her zamanki gibi. Dışarı çıktım ve hayvanlara bakmaya gittim. Hepsiyle tek tek ilgilenmeye başladım. Yemlerini verdim, sularını doldurdum. Sevgi böyledir işte! Sevgi emek ister. Benim de onlara karşı büyük bir sevgi var içimde onları tek ve en iyi arkadaşlarım olarak görüyorum. Köpekleri kucağıma alıp usulca sevdiğim esnada insanların bu zararsız hayvanlara zarar verebildiğini ve nasıl vicdanlarının sızlamadığını aklımdan geçirdim. Bunu her düşündüğümde hayrete düşüyordum. İnsan dünyadaki en ziyankar mahluktu bana göre, insanın doğaya ve dengeye büyük zararlar verdiği de yadsınamaz bir gerçek. Ben bu hayvanları severken bile mutluluk duyuyordum. Keşke insanlar küçük şeylerden memnun ve mutlu olabilseydi.
Kendinizi ne kadar küçük şeylerle mutlu ederseniz yaşadığınız hayat o kadar çekilebilir olur. Kendinizi büyük ve maddi olgulara bağlarsanız zaten bu hayatın sizin için pek bir çekilebilirliği kalmaz.
Köpekleri sevdikten sonra bahçedeki renk renk çiçekleri sulamaya gittim. İlk önce en sevdiğim çiçeklerden başladım. Kalanşo ve sümbüllerimin renkli yapraklarının arasında kaybolmuş halde büyük bir zevk ile özenle bakımlarını yaptım ve diğerlerini suladım. Bahçede işim bitmiş tam eve girecektim ki bir sarsıntı oldu. Oldukça sert bir sallantıydı bu, ayaklarımın altında hissedebiliyordum. O sırada içeriden annemin çığlık sesleri yükseldiğinde deprem olduğunu anladım ve içeri girmedim. Kapıdan uzaklaştım ama beynimin içerisinde o kadar acı dolu senaryolar geçiyordu ki dehşete düşmüş bir şekilde beklemek beni kahrediyordu. Yapabileceğim bir şey olmaması elimi kolumu bağlamıştı. Tek aklımdan geçen evdeki ailem ve hayvanlardı. Deprem başladığından güvercinler, tavuklar, köpekler hepsi bir ağızdan dehşet verici bir şekilde bağırıyordu. Saniyeler geçmek bilmiyordu. Bir saniye bir asır gibi geliyor ve canımdan can gidiyordu sanki.
Cam kırılma sesiyle beraber sert bir düşüş ve kedimin bağışlarını duydum. Evden uzak durmak gerektiğini bilmeme rağmen içeri koştuğumda deprem bitmişti. Annem kapının önünde bakakalmış ve babama sesleniyordu. Baktığı yere yaklaştım ve kedimin üstüne dolap devredildiğini gördüm. Ağlamaya başladım. Babam ve abim telaşla içeri girdiler ve hemen dolabı kaldırdılar. Kedimi o halde görünce sanki başımdan aşağı kaynar sular döküldü.
Kedimi kucağıma aldım. Gözleri açıktı fakat vücudunda biraz yaralar vardı. Bana sanki "Yardım et!" dermiş gibi çaresizce bakıyordu. Kucağımda kedimle, annem beni arabaya bindirdi ve bir veteriner bulmak için hepimiz birlikte yola çıktık. Yarım saat sonra veterinere vardık ve kedimizi teslim ettik. Veteriner onu tedavi etti, vücudunda sadece kesikler olduğunu bir tanesinin de dikişe ihtiyacı olduğunu onu da diktiğini söyledi. Bunu duyunca hafiflediğimi hissettim, onu teslim aldık ve öperek koklayarak eve götürdük.
İrem K.
İznik Şehit Sedat Pelit Anadolu Lisesi



ORDA BİR KÖY VAR
Burnuma gelen tandır ekmeğinin kokusuyla uyandım uykumdan, gözlerimi ovuşturup yavaşça doğruldum. Hemen yanımdaki yer yataklarında birbirlerine sokulmuş halde uyuyan kardeşlerimi uyandırmamaya özen göstererek kalktım yataktan. Uyku mahmurluğuyla ayaklarımı sürüyerek evin girişine kadar gittim, tahta kapı açıktı. Eşikte durup gözlerimi kapadım, mis gibi ekmek kokusunu içime çekerken beraberinde güzelim bahar kokuları geldi burnuma. Hele o çam kokusu insana müthiş bir sükûnet veriyordu. Gözlerimi açıp az ötede ekmek pişiren anama baktım, yüzüme bir tebessüm yerleşti, ne büyük sabırla açıyordu hamuru. Küçük kuntlar haline getirdiği hamurları özenle açıp tandıra atıyordu, hamurları açarken rüzgâr vasıtasıyla üstüne başına unlar serpiliyordu. Yazmasını düzeltmekte olan anama şöyle bir bakınca yaşlanmış olduğunu fark ettim, gençliğindeki güzelliği, dinçliği solup gitmişti. Sırtındaki kambura, ellerindeki, yüzündeki kırışıklıklara rağmen güzel kadındı anam. Güzellik elbet gelip geçiciydi ama daha da mühimi sabırlı, çalışkan, iktifa etmeyi bilen biri olmasıydı.
Yaşı altmışa dayanmış olmasına karşın sabah erkenden kalkar hayvanları yemler, derede çamaşırları yıkayıp bahçedeki ipe asar, bize yiyecek bir şeyler hazırlardı. Yıllardır babamla birlikte dişini tırnağına takıp çalıştı, yine de hiç yakındığını görmedim. Aksine bu küçük köyün telaşesiyle uğraşırken daima mesuttu...
Bilirsiniz, köy şartlarında emeksiz yemek olmaz. Bizim köyümüzde de böyleydi, insanlar kendi arpasını buğdayını eker, güz gelince ekinleri hep beraber biçerdi. Kadınlar hamurunu yoğurur, sacını kurar ekmek yapardı. Yer sofrası kurulur Allah ne vermişse kavlince karınlar doyurulurdu. Halil İbrahim bereketine inanılır, sofradan şükür ile kalkılırdı. Her evde pişen aş bir tas da olsa mutlaka komşu evine verilir tas boşalınca dolu bir şekilde sahibine geri giderdi. Muharrem ayı gelince sokaklarda ufak çaplı telaşeler olur, aşureler dağıtılırdı. Küçük köyümüzde herkes birbirini tanır, karşılaşınca selamsız geçilmezdi. Cami çıkışı meydanlarda toplanılır, hasbihal edilir, hâl hatır sorulup sıcak çaylar yudumlanırdı.
Hemen yan sokakta çocuklar çelik çomak oynar, koştururlardı. Kimileri yere düşer üstü başı toz toprak olurdu, bir kısmı az ötede top oynar bazen de o top yanlışlıkla Lütfiye teyzenin camına giderdi. Lütfiye teyze de her seferinde elinde bastonuyla kapıya çıkar çocuklara verip veriştirdikten sonra evin camından onları seyrederdi. Uzaklarda olan oğlu ve torunları gözünün önüne gelir, duygulanırdı. Çocuklar tarafından kaknem biri olduğu kabul görse de ahali onu sevip sayar, hürmet ederdi...
Kış gelmeden köylüler evlerini kışa hazırlar, kilerlerine yeteri kadar patates, soğan koyarlardı. Kadınlar önceden hazırladıkları el altındaki salçaları, menemenleri işte bu vakitler işletmeye başlarlardı. Köyümüzde kışlar bir hayli çetin geçer, her yer beyaza bürünürdü. İlk kar yağdığında çocuklar kızaklarını alır, sevinçle sokaklara akın ederdi. Kızakları olmayan çocuklar evlerinden leğen getirip içine oturur ve kızak vazifesi gören bu leğenle sabahtan akşama kadar bıkmadan usanmadan tepeciklerden aşağıya doğru kayardı. Kimileri kar topu oynayıp, kardan adam yapar, yüzüne de havuçtan burun, zeytinden gözler kondururdu.
Kardan adamın soğukta kalmasına gönlü el vermeyen çocuklar ise bir koşu evden bere ve atkı getirip kendilerince kardan adamlarını biraz da olsa soğuktan korumaya çalışırlardı. Karanlık çökünce çocuklar yorgun, bitkin ama bir o kadar da mutlu halde evlerine giderdi. Eve gittiklerinde sobaya odun atılmış, üstüne de kestane konulmuş olurdu. Bu kara kışta köydekiler bir ihtiyaçları olduklarında şehre gitmek zorunda kalırdı, çünkü köyümüzde ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri yerler mevcut değildi. Rüstem amcanın seyyar mağazası vardı ama o da buralara kışın pek gelmezdi, ancak kış elini eteğini çektikten ve bahar kendini gösterdikten sonra gelirdi. Seyyar mağaza köye giriş yaptığında herkes mağazanın önüne akın eder, ürünlere bakardı. Bu mağazada ne ararsan vardır, giyecekten tut yiyeceğe kadar her şey. Rüstem amca bizim köyümüzün insanını pek sever, derin bir muhabbet beslerdi. Bu yüzden çocuklara balon, çiklet çikolata dağıtır, köy insanına ürünlerini en uygun fiyatlara satardı.
Yeri geldiğinde durumu olmayanlara karşılıksız ürün verdiği de olurdu. Böylece herkes ihtiyaçlarını giderir, Rüstem amcaya da bol bol dua ederdi...

Köyümüzdeki eğitim şartları kısıtlı olduğundan genelde şehirdeki okullara giderdik. Kimilerimiz eşek, at sırtında, kimilerimiz ise yayan şekilde aşardı bu yolu. Çoğu genç iyi üniversiteler kazanır, uzak şehirlere giderdi. Doktor, hemşire, öğretmen olduktan sonra ait oldukları yere, memleketlerine geri döner, köylerine hizmet edebilmek için didinip dururlardı. Anlatıldığına göre Hayriye teyze zamanında dünyanın öbür ucundaki şehre gidip üniversite okumuş ve ziraat mühendisi olarak geri dönmüş. Aynı şekilde hastalar, yaşlılar için ev ev dolaşan Fikret abi de özel bir hastanede çalışması için teklif aldığı halde burada kalmak istemişti.. Hayriye teyze, Fikret abi gibi daha niceleri vardı köyümüzde. Ama son yıllar giden gençler geri dönmez olmuştu ve köyümüzün nüfusu azalmaya başlamıştı. Artık bazı aileler de çocuklarıyla birlikte şehirlere gidiyor, oralara yerleşiyorlardı...
Köyden ayrıldığım zamanları çok iyi hatırlarım, 1962 yılıydı ve benim de üniversiteye gitmem için vakit gelip çatmıştı. Kuvvetli bir üzüntüyle ayrılmıştım
memleketimden, ailemden. Ama bir yanım da gideceğim
şehirdeki yaşantıyı merak ediyor ve heyecanlanıyordu.

Şehre vardığım zaman her şey gözüme hülyalı ve bir o kadar cazibeli görünmüştü. Halbuki sorsanız o dört seneyi nasıl devirdiğimi bir ben bilirim, bir de Allah bilir. Şehrin insanı asabiydi, hoyrattı. Kendilerini mutlu sanıyorlardı ama mutluluk bu değildi, bin bir türlü dertleri vardı bu insanların. Sırf birbirlerine yaranabilmek için kırk takla atıyor peşi sıra verip veriştiriyorlardı. Gönüllerindeki sözler dillerine yansımıyor, dillerindeki sözler de gönüllerine ulaşmıyordu. Çıkarsız ilişki yoktu, mutlaka herkesin birbirinden bir beklentisi oluyordu ve mütemadiyen beklentileri, istekleri uzayıp gidiyordu. Sonuç olarak da kimse kimseye yaranamıyor tam manasıyla mutlu olamıyordu. Mutluluk buralarda eski bir ezber olarak kalmıştı..
Mutluluk denince akla bizim köyümüz, Sarmaşık köyü gelmelidir. İnsanlarının samimi, sıcakkanlı olduğu, halkının birbirine sarmaşık edasıyla kenetlendiği, havasının ciğerlerde şenlik yarattığı, insanların, yüreklerin soğuk olmadığı, yalnızca kışların soğuk olduğu köyümüz…
ORDA BİR KÖY VAR, UZAKTA..
Merve N.


SABAH KUŞLARI
Sabah kuşlarına…
Kuşlar; sabahın seherinde parıldar, gönlümün en derinliklerinde, bilinçaltında saklı kendimin bile bilmediği eşsiz güzelliğini. Gönlümün merkezindeki kenz-i mahfi, hiç anlamadığım o anda çıkıverir karşıma… Geceyi gündüz edecek kadar kuvvetli; güzel, pak ruhaniyet. Kuşların sesini işitirim kalbimde, mutluluk dolu, çam kokulu diyarda. Göğsükına, Cırık, Daracan, Karabakal, Bitmon… daha nice adını söylemeyi unuttuğum azade kuşlar, seher vakti bizi yolcular; kimi düşe, kimi ise bambaşka diyarların olduğu mesut toprakların güzel bahçelerine. Birbirlerinden habersiz ritim tutturmuş bir orkestraymış edasıyla zikir çeker Allah’a. Birbirinden güzel çocukların olduğu mesut yatağa… Uykunun verdiği hazla, ay kadar parlak yüzleri olur bir aşk kuşu… Serin bir rüzgâr eser saçlarındaki cereyan eden sarı ışıltılar arasında… Bir bülbül konar gönlümün yanından ırmaklar akan gül bahçesine. Minik bir tebessümle zeytin yeşili gözlerim güneş kadar parlak olur uyandığım rüyanın rehavetinden… Sabah rüzgârının eşliğinde işitirim kuşların sesini, gözlerimdeki ışıltı penceremdeki göğsü kınanın musikisini kalbimde hissederek devam eder seyrine.
Meryem K.
İznik Şehit Sedat Pelit Anadolu Lisesi

ANLADIM Kİ
Üç yıl ömrü olan bir kuşum ben. Minik, minicik bir serçeyim. Kısacık olan bu hayatımın bir kısmını mutluluğun ne olduğunu anlamaya çalışarak geçirdim. Önce kendime sordum ama maalesef bir cevap alamadım. İçimde bulamadığım bu cevabı dışarıda aramaya karar verdim. Dışarıya çıktığım anda sapsarı bir ışık içimi ısıttı. Meğer bu ışığın sahibi Güneş’miş.
Güneş’e sordum:
-Mutluluk sen misin?
Bana gülümseyerek cevap verdi:
-Belki senin belki de bir başkasının mutluluk kaynağı olabilirim. Üzgünüm, ben mutluluk değilim.
Bu cevap beni daha da çıkmaza sürükledi. Anlayamadığım bu şeye ben de kavuşacak mıydım? Ardından bir bulut Güneş’i kapatıverdi. Çok panik oldum. Ya şimdi benim mutluluğum gittiyse ya onu bir daha bulamazsam! Sonra aklıma Güneş’in dedikleri geldi. O mutluluk değildi. O sadece bir kaynaktı. Ne yani kaynaklar değişebilir mi?
"Elbette!" dedi karşımdaki kedi. "Ben güzel bir yiyecek bulunca mutlu olurum.".
Yanımda duran Ortancalar:
“Biz yağmur severiz, yağınca çok mutlu oluruz.” dediler.
İşte o an anladım ki herhangi bir zaman diliminde herhangi bir yerde hoşumuza giden herhangi bir şey mutluluğa sebep yahut mutluluğa kaynak olabilirmiş. Fark ettim ki ben zaten mutluymuşum. Ben aramışım ama o hep içimdeymiş. Sadece onu fark etmek için bir sebebim olmalıymış.
Mutluluğu bulmak için hiçbir şey yapmaya gerek yok o zaten sizin yanı başınızda. Sadece zamanı gelince sizlere görünecek ve sizler onu hissedeceksiniz. Mutluluğu kesin bir tanımla anlatmak mı? Bence imkânsız çünkü o herkese aynı şeyi ifade eder fakat aynı zamanda herkes için farklıdır. Ya çok derinlerdedir ya da çok sığ bir yerlerde. Ona gidemeyiz o bize gelir. Onun gelmesi için tek yapmamız gereken beklemektir aslında, sadece beklemek...
Naz Şeyma
İznik Şehit Sedat Pelit Anadolu Lisesi
SEVGİ
Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde küçük, kalpleri ise o kadar büyük bir aile yaşarmış. Uzak diyarlarda yaşayan bu aile köyün en mutlu ailesi diye tanınırmış. Ailenin babası çocuklarına: “Siz bu dünyaya gelirken bile ağlamadınız!“ dermiş. Köydeki insanlar bu ailenin mutluluğuna şaşırır kalırmış. Ailenin çatısı yıkık, eski evlerini bilirlermiş. Köy halkı çeşit çeşit dedikodu bile çıkarmış bu durumdan : “Aileye büyü yapılmış cadılar ortalıkta geziyor” bile derlermiş. En önemli şeyi bilmeden: “Gerçek sevginin gücünü...”
Yine günlerden bir gün köyde beklenmedik bir haber yayılmış. Köyün bekçisi köy meydanına nefes nefese koşuyormuş. Bekçi:“Eeeey ahali! Kasırga, kasırga geliyor dağların ufukların ardından!“ demiş son nefesiyle. Mutlu ailemizin babası Şelin:”Köy halkı şimdi sakin olup birbirimize her şeyimizle yardım etme vaktidir, neyiniz varsa yok olana veriniz; neyiniz yoksa var olandan isteyiniz. Çocuklarımıza sahip çıkınız.” demiş.
Köy halkı hemen hareket etmeye başlamış. Çatılar sağlamlaştırılıyor çocuklar güvenli yerlere götürülüyor herkesin güvenliği sağlanmaya çalışılıyormuş. O sırada Şelİn’in kulağına bir bilgi gelmiş köyün zenginlerinden. Sadece kendini düşünen, bencil adamı Barbo, köyün gariban insanlarından tehdit ederek ek malzeme çalıyormuş . Bunu duyan Şelin çok sinirlenmiş ve Barbo’nun evine doğru yol almış. Barbo’nun evine vardığında ona ek malzeme getiren köy halkını görmüş. Şelin:“Neden o adama ek malzeme götürüyorsunuz onun yeteri kadar malzemesi var kendi can güvenliğiniz ne olacak !“ demiş. Köy halkı: ”Kasırga geçtikten sonra bize iş, tarla verecek.“ demişler. Şelin, Barbo ile konuşmak için içeri girmiş :“ Neden bunu yapıyorsun, neden yalan söylüyorsun bu insanlara?“ Barbo:” Kendi can sağlığım varken bir de onları mı düşüneceğim hahahaha!“ demiş gülerek.
Şelin Barbo’nun evinden çıkıp evine doğru ilerlemeye başlamış . Umudunu kaybetmek üzereymiş ki bir gök gürültüsü sesi yankılanmış bütün köye. Bulutlarda bir yüz belirmiş kara bulutların ardından biri izler gibiymiş. Şelin karısının ve çocuklarının güvenliğini sağladıktan sonra o karanlık yüzü daha yakından görebilmek için dağa çıkmış.
Dağda o yüze doğru bağırmış:”Heeeey! Sen de kimsin “ Uzun bir sesizlikten sonra :”Ben Gök Tanrıyım ne cüretle buraya gelebildin!” diye bir ses duyulmuş. Şelin çok şaşırmış: ”Kasırgayı yapan da sensin öyle mi?” diye sormuş. Onu ikna edebilirse köy halkı kurtulurmuş: ” Ey gök tanrı insanlarımız çok güçsüz buna dayanamazlar, bu fırtınadan sağ çıkamazlar.” Demiş. Uzun bir sessizlikten sonra umudunu kaybetmişken bulutun ardından bir ışık süzmesi vurmuş Şelin’in yüzüne. Bir anda kara bulutlar dağılmış güneş açmış, gökkuşağı da ardından. Şelin teşekkür edip köye inmiş. Barbo’nun evinin kasırgada yerle bir olduğunu görmüş. Ne tesadüfmüş ki sadece onun evi! Evine gitmiş sonrasında. Karısının çocukların yatakta uyuya kaldığını görmüş. Hemen yanlarına girip yatmış. Köpekleri ve kedileri de onları yalnız bırakmamış. Penceredeki kuşlar ninni söyler gibi cıvıldamış ve bir masal daha böyle bitmiş.
Nisanur K.
İznik Şehit Sedat Pelit Anadolu Lisesi
Mutluluğun Adıdır Aile
İyi günde kötü günde, birliktedir aile.
Kenetlenip sımsıkı dertler ile,
Anne baba kurmuştur yuvayı aşk ile.
Sakın hata edip de aileni terk etme,
Uzaklık sorun değil, uzak düşme.
Bütün insanların güzel bir ailesi olması dileğiyle.
Aile bir oldu mu dağlar karşı duramaz yerinde,
Haydi zamanını şimdi harca ailene!
Bu geçirdiğin zaman, olacak sana hediye.
Anne, baba, kardeş, bir yolda;
Kuşlar gibi şakıyıp, bir dalda.
Sevgiyi hissettiğin her anda aile vardır orada.
Mutluluğun adıdır aile.
Seda ŞAÖ.
Şehit Adem Özen Anadolu Lisesi








GÜN IŞIĞI
Kapkaranlık bir odanın içinde öylece duruyordum. Etrafıma bakındım ve kısa süre sonra burasının benim odam olduğunu anladım. Odamda hiçbir zaman sönmek bilmeyen ışıklar yanmıyordu. Niktofobim yüzünden asla karanlıkta kalamazdım. Ne zaman karanlığa hapsolsam kendimi boğuluyormuş gibi hisseder tüm vücudum titremeye başlar ve sonrası hastanelik olurdum. Bağırmak istedim fakat kendi sesimi kendim bile duyamadım. Annemler neredeydi, neden beni buda bırakmışlardı? Tekrar bağırmak için etrafıma bakındım. ‘’ Anne.. baba.. nerdesiniz?’’ Sesim çıkmıştı ama yine hiçbir yerden yanıt alamadım. Öylece gözlerimi kapatarak karanlığa alışmış gibi hissederek uzandım. Sonrasında küçücük de olsa gördüğüm o beyaz ışık, güneş ışığı benim umudum oldu.
Ben Rüya Girgin. 19 yaşında bir genç kızım. Gördüğüm rüyanın etkisinden hala çıkamamıştım ama bunu yanımdaki arkadaş ortamıma yansıtmıyordum. Dalgınlığımı anlamasınlar diye arada ‘’Evet , hayır!’’ diyerek geçiştiriyordum. Fakat onlar bendeki bu olumsuz enerjiyi fark etmişler, yine de bir şey dememeyi tercih ediyorlardı.
Eve geldiğimde annemin yine bağırış çağırışı karşılamıştı beni. Ortalık savaş alanı gibi her yer her yerdeydi. Oysaki daha çıkmadan önce toplamıştım. ’’Anne! Baba! Ne bu bağırışınızın sebebi?’’ Annem şiddetle bana dönüp ‘’Keşke seni doğurmasaydım!’’ diyerek üzerime yürüdü. Son anda babam engel olup odama gitmem için işaret etti. Odama geçip yatağımın üzerinde oturmaya başlamıştım. Ama bugün fazlasıyla yorulduğum için gözlerim benden bağımsız bir şekilde kapanmıştı. Gözlerimi ani bir şekilde açmamın sebebi şiddetli bir sarsıntıydı. Olan biteni anlamam biraz aman alsa da sonunda anlamıştım. Deprem oluyordu! Hızla çıkmak için kapıya yöneldiğimde kapının kilitli olduğunu fark ettim. İyi ama neden kilitliydi? Sonrasında ise kendimi düşüyormuş gibi hissettim. Devamı ise kapkaranlık bir boşluk…
Gözlerimi zar zor açtım. Fakat sanki bir kuyunun içine düşmüşüm gibi her yer kapkaranlıktı. Ellerimi ayaklarımı oynatmak istedim fakat ayaklarımı hissetmiyordum bile. Sol elim ağrıdan kımıldamıyor. Nefes almak istiyordum fakat toz zerrecikleri buna engel oluyordu. Bağırdım tüm gücümle, bağırdım fakat kimse duymuyordu.
Kimseye sesime duyuramamak ve vücudumdaki ağrılar birleşince ağlamam kaçınılmaz oldu. Normalde canım yandığı için ağlamam, direnirdim fakat bu sefer dayanamadım galiba! Gözlerimin çeşmelerini koyuverdim. Bağırmaktan sesim o kadar kısılmıştı ki kaç saattir buradaydım, bilmiyordum. Ağrılarım her geçen saniye daha da artarken gözlerim kurumuşçasına bitap olmuşlardı. ‘’Yardım edin, dayanamıyorum artık!’’ diyerek inledim. Dışardan seslerin geldiğini duyunca bir umutla bağırdım, bağırdım. Sonunda sesimi duymuşlar ve ‘’Geliyoruz dayan kızım!’’ diyerek teselli etmişlerdi.
Kaç saatin sonunda kurtuldum, bilmiyorum ama gözlerimi açtığımda bembeyaz bir odayla karşılaştım. Acaba öldüm mü diyerek düşünürken Elif’in sesiyle hastanede olduğumu anladım. Elif koşarak yanıma gelip sarıldı. Fakat vücudum öyle ağrıyordu ki onun sarılmasıyla istemeden "ah" sesi çıktı dudaklarımın arasından. Efe, ‘’ Kızı rahat bıraksana, daha çok canını yakıyorsun!’’ diye konuşunca odadaki herkese göz gezdirdim. Ailem yoktu fakat babaannem kanepede oturmuş uyukluyordu. Lavaboya gitmek için yatağımda doğrulmak istedim fakat yapamadım.
İlk önce Elif’ e sonra Efe’ ye daha sonrasında da Ege ile Duygu’ya baktım. Hepsi gözlerini yere dikmişlerdi. ‘’Elif, n'oluyor?’’ dedim. Fakat o, dolu gözleriyle bir şey söylemedi. Babaannem uyandı ve yüzüme bile bakmadı. Bir şey oluyordu ama ne? Efe, "Rüya’cığım geçici bir felç yaşıyorsun. Düzelecekmiş, doktor öyle söyledi!’’ dediğinde sanki sağır olmuştum. Sonrasında yine boğazımı yakan kocaman bir çığlık…
Üç günün sonunda hastaneden taburcu olmuştum. Tekerlekli sandalyeyi katlayıp taksinin arkasına koydular beni de Efe, kucağında arabaya bindirdi. Kimseyle konuşmuyordum. Yemek bile yemiyordum. Sadece ağlıyordum. İki ay sonraki dans yarışmasında ne yapacaktım. Onun benim için önemi büyüktü. Düşündükçe ağlıyordum. Ağladıkça kendimden nefret ediyordum. Telefonumu elime aldığımda herkesin ‘’Geçmiş olsun!’’ mesajlarını görmüştüm fakat hiçbirine yanıt vermemiştim. Eve geçtiğimizde benim için hazırlanan odaya girdikten sonra dinlenmek istediğimi söylemiştim.
1 hafta sonra Efe’ler yanıma gelip çözüm bulduklarını hatta doktorla bile konuştuklarını biraz çabamla düzeleceğimi söylemişlerdi. Hiçbir umudum yoktu fakat onların hatırı için çabalayacaktım.
2 AY SONRA
Ayaklarım sandığımdan daha çabuk iyileşmişti ve dans edebiliyordum ama bunu daha kimse bilmiyordu. Efe'leri aradım. Babaanneme söylemiştim çünkü beni birden ayakta görünce aşırı heyecana kapılmasını istemezdim. Sonrasında dans öğretmenim Lale Hanım’ı arayarak bugünkü dans yarışmasına katılabileceğimi söyledim. Onun sevinci benim sevincimin iki katıydı. Elifler’den beni dans yarışmalarının yapılacağı binaya götürmelerini istemiştim. Makyaj ve elbiseyi Lale Hanım ayarlayacağından sorun olmamıştı.
İki saatin sonunda sıra nihayet bana gelmişti. İsmin okunduktan sonra kalbimin sesine kulak vererek sahneye ilerledim. Elif'ler bana bakarken hepsinin mutluluktan gözlerinin dolduğunu görebiliyordum. Dansımı Efe ile bitirdikten sonra selamımızı verdik. Sonuçların açıklanması için tüm yarışmacılar sahneye gitmişti. Sunucu ikinciyi ve üçüncüyü söylerken kalbimin durduğuna yemin edenilirdim. Birincinin ismini söylerken bize baktı ve gururla ‘’Gün Işığı’’ dediğinde Efe'yle sarıldık. Bu sahne benim mutluluğumun resmiydi.
Sedanur S.
İznik Şehit Sedat Pelit Anadolu Lisesi






MUTLULUKLARA ŞAYESTE
Yorgun bakışlar altında,
Gülümsüyor yıldızlarda,
Leyli gecenin dallarında,
Kuş gibi çırpınıyor mutlulukla.
Huzur dolu bir ney sesi,
Mutlulukla taşıyor evleri,
Şimdi yıldızların cepleri,
Doluyor şen kahkahalarla.
Yağmur kokan kasımların,
Şefkat dolu sarılışların,
Hüzün, sevinçle birlikte
Sevinç, mutluluklara şayeste.
Küçük bir dünyada,
Sabahın ilk ışıklarında,
Bir aile kahvaltısında,
Bahar başlar huzurla.
Selin K.
Şehit Adem Özen Anadolu Lisesi
GERÇEKTEN MUTLU MUYUZ?
Mutluluk nedir? Şimdi sözlükten mutluluğun tanımına bakarak uzun ve alıntı cümleler kurabilirim. Ama bu pek hoş olmaz. Bana kalırsa zaten mutluluğun kesin bir tanımı olamaz. Mutluluk kişiye göre değişir, görecelidir. Aslında bana kalırsa mutluluk tek bir şeyle ölçülemez. Yani zenginsen, başarılıysan, zekiysen veya istediğin her şey oluyorsa bu mutlu olduğun anlamına gelmez. Bence insanlar çok küçük şeyler ile de mutlu olabilir. Bir insan arkadaşı ile sohbet ederken, ailesi ile vakit geçirirken, bir köpeği severken, gökyüzünü izlerken hatta ödev yaparken bile mutlu olabilir. Açıkçası ben ödev yaparken mutlu olanlardan değilim maalesef ama bu yazıyı yazıyor olmak beni gerçekten mutlu ediyor. Bazen kendime soruyorum “Gerçekten mutlu muyum?”. Evet, gerçekten mutluyum çünkü mutlu olmak için büyük sebepler aramıyorum. Bence gerçek mutluluk hayattan keyif almak.
Bazen insanların kendilerini kandırdıklarını düşünüyorum. Kendilerini mutluymuş gibi gösteriyorlar ama aslında hiç mutlu değiller. Bunu hangimiz yapmıyoruz ki. Sırf çevremizdeki insanlar bizim mutlu olduğumuza inansın diye sahte gülümsemeler ile etrafta dolaşıp biri “iyi misin?” diye sorduğunda “İyiyim.” diye cevap veriyoruz. Peki neden? Neden mutsuz olduğumuzu çevremizden gizliyoruz? İnsanların bizi mutlu sanması neden önemli? Aslında biz burada sadece insanları değil kendimizi de kandırıyoruz. Kendimizi mutlu olduğumuza inandırıyoruz ya da inandırmaya çalışıyoruz. O kadar çok sahte gülümsüyoruz ki artık bunu yaptığımızı fark edemiyoruz. Mutsuzsak mutsuzum diyemiyoruz. Mutsuzum desek ne olabilir ki? Bizi ayıplarlar mı? Bırakın ayıplasınlar sizin duygularınız onlardan daha önemli değil.
Mutluluk biraz da insanın o an içinde bulunduğu duruma göre deşebilir. Hasta bir insanın mutluluk tanımı sağlık, yalnız bir insanın dostluk aç bir insanın ise sıcak bir yemek olabilir. Mutlu olmak için saraylarda yaşamaya, özel okullarda okumaya gerek yoktur. Bazen sırtınızı yaslayabileceğiniz bir ailenizin olduğunu bilmek derdinizi anlatabileceğiniz bir dostunuzun olduğunu bilmek bile sizi mutlu eder.
Ne demişler “Parayla saadet olmaz.”. Bana kalırsa çok doğru bir söz. Sonuçta gösterişli bir evde yaşayıp, her istediğimizi yaptığımız ama akşam eve geldiğimizde kavganın eksik olmadığı bir hayatı kim ister ki? Şahsen ben böyle bir hayattansa normal bir apartman dairesinde, ortalama bir gelir ile yaşayıp, akşam eve geldiğimde ailemle huzurlu bir akşam yemeği yemeyi tercih ederim. Bana kalırsa para sadece bir araç, yani üşümemek için kıyafetlere ihtiyacımız var kıyafet almak içinse paraya. Para ihtiyaçları gidermek için bir araç sadece. Mutluluk satın alınamaz. Mutlu olmak için sevmeyi bilmeliyiz. Demin de söylediğim gibi küçücük şeylerden mutlu olmayı bilmeliyiz.
Yazımın sonlarına gelirken size kendi mutluluk tanımımdan da bahsetmek istiyorum. Benim mutluluğum bazen dinlediğim bir şarkı bazen okuduğum bir kitap olabiliyor. Ailemle beraber isim şehir oyunu oynarken de mutluyum, arkadaşlarımla dertleşirken de. Bazen yolda yürürken uyan bir köpek gördüğümde ya da ağaca konmuş bir kuş gördüğümde de mutlu olabiliyorum. Ama sanırım benim en büyük mutluluk kaynağım hayatın kendisi. Bazen yorulsak ta bu hayatı yaşamak için sebeplerimiz var. Yaşamanın bile bizim için çok değerli olduğunu bilmeli ve bununla da mutlu olmalıyız.
Sümeyye Sude S.
İznik Şehit Sedat Pelit Anadolu Lisesi

MUTLAK(A) MUTLULUK
Mutlu olmak, hayatın içinden ve belki de kendimizi en mahrum bıraktığımız duygulardan… Oysa hiçbir çaba sarf etmeden yaşanan, bir nedene gerek duymadan hissedilebilen çok saf bir duygu: Sadece anı yaşamak. Eksikliği, kusuru değil; güzel olanı görmek ve her dakikanın kıymetini bilmek gerek.
Şimdi ben “Mutluluğun Resmi” önünde oturup kendi hayatımı izliyorum. Biz bahçede koşup oyun oynuyoruz. Annem tavukların yumurtalarını toplamaya çalışıyor. Gece boyunca pencerenin önünde uyuyup, sabahın ilk ışıklarıyla sessizliğini bozan kuşlar, ağacın dallarına uçuyor sırayla ve babam yavru bir köpekle geliyor eve. O kadar tatlı ki…
Bu zamana kadar çizdiğim onlarca resimden sonra, gerçek mutluluğun ne olduğunu düşünmeye başladım. Tüm insanların duygu ve düşünceleri birbirinden bu kadar farklıyken, mutlulukları nasıl aynı olabilirdi ki? Bazılarına göre sağlık, başarı. Bana göreyse, hayatta seni seven ve sana güvenen insanların olduğunu bilmek. Hayat çok kısa. Bu yüzden, her an ölecekmiş gibi sarılın sevdiklerinize. Belki bir daha fırsatınız olmayabilir.
Şevval B.
İznik Şehit Sedat Pelit Anadolu Lisesi
TEK ODA
1987 yılında sakin ve sessiz bir köyde tek odalı bir kerpiçten evde yaşıyorduk. Tamı tamına 8 kardeştik, evet biraz fazla olduğu doğrudur tabi bizim zamanımız da gayet normaldi 5 erkek 2 kız kardeşim vardı. Ben ortanca kardeştim ve şimdiye nazaran eskiden kardeşlikler çok daha sıkıydı şimdi neredeyse her şey yerini teknolojiye ve telefonlara bıraktı. Hani büyüklerimiz derler ya "nerede o eski bayramlar" diye işte tam olarak da durum böyle.
Eskiden tüm aile tek odalı bir evde tek bir yatakta yatardık. Birimizin elinde yara açıldığında o zaman ki imkanlarımıza göre biz kendi ellerimizle tedavi yöntemi bulurduk ama şu anda öyle değil biri orada kalp krizi geçirse bile önce ambulansı aramak yerine internete koşuyoruz "nerede o eski günler nerede o eski bayramlar" diyorum bende şimdi. Büyüklerimiz gibi bir sabah uyandığımda kafamda tavuk bile görebiliyordum.
Küçük bir köy olduğu için hırsız da olmazdı yazın kapı pencere açık yatardık hep, bazen kuşlar gelirdi bazen tavan delinirdi ama her şeye rağmen hep mutluyduk çünkü hiçbir stresimiz yoktu.

Her sabah tarım yapan babamızın yanına yemeğini götürmeye giderdik. Tabi o zaman traktörler bizim gibi yoksul köylerde yoktu öküz arabalarıyla veya elle yapılırdı şuan ise el gücü yerini kocaman kocaman traktörlere bırakmış. O zamanlar çok fazla paraya da ihtiyaç olmazdı tüm meyve sebzeler organik bahçeden yetişirdi bizde olmayan sebze komşumuz da olurdu ondan alırdık veya o bizden. Tek kardeşlik değil komşuluk da çok güzeldi o zamanlar şimdi köylerde bile apartmanlar yapılmış ve çoğu köy ilçe olmuş durumda. Bizim gibi böyle duygular yaşayan insanlar çok şanslı eskiye geri dönmek istediklerine eminim. Umarım şimdiki çocuklarımız da teknolojiden ve telefonlardan biraz uzaklaşıp yeşil doğayı ve eskiden olduğu gibi tek odada yaşamanın kardeşlik hissini tadarlar.
Emir B.
NURİ NİHAT ASLANOBA ANADOLU LİSESİ

BİR KUTU ÇİKOLATA
Günlerden pazartesiydi. Hava güneşli ve ılıktı. Dışarıdan gelen güneşin ilk ışıkları ve kuş cıvıltıları güne güzellik katıyordu. Bir anda başıma düşen su damlasıyla uyandım. Sanırım yine çatıdan su akıyordu. Ben Karabaş yani sahiplerim öyle der. 6 yıldır bu aile ile büyümüş bir çoban köpeğiyim. Beni daha çok küçükken bir pazarda görüp halime acıyıp sahiplendiler. Onlar benim ailem. Küçük evimizde Mehmet Bey, Ayşe Hanım, çocukları ve Tekir var. Mehmet Bey bu küçük evi çiftçilik yaparak geçindirmeye çalışıyor, çocuklar da babalarına yardım için koyunlarla ilgileniyorlardı. Ayşe Hanım ise kocasına tarlada yardım ediyordu. Herkesin bir sorumluluğu vardı. Ayşe Hanım her sabah erkenden kalkar kocasına ve çocuklarına kahvaltı hazırlardı. Bizim de yiyeceklerimizi unutmaz ve önümüze koyardı. Daha sonra evi temizler, akşama yemek hazırlar zaman kalırsa da tarlaya giderdi. Bugün diğer günlerden biraz daha farklıydı. Çünkü Mehmet Bey 2 ayda bir merkeze inerdi ve bugün de o günlerden biriydi.

Çocuklar pek bir şey istemezdi ama Mehmet Bey elinden geldiğince onlara hediye almaya çalışırdı. Çocuklar bugünün özel bir gün olduğunu bildikleri için erkenden kalkıp hazırlandılar.Ellerinden geldiğince işlere yardım ettiler. Koyunları otlatmaya götürdüler, tarladaki sebzeleri suladılar, kümesteki yumurtaları topladılar, annelerine yardım ettiler ve asla yorulmadılar. Ve erkenden bahçeye çıkıp babalarını beklemeye başladılar. Arabanın ışıklarını görünce daha da heyecanlandılar. Babaları arabadan indiğinde sevinçle ona doğru koşup sarıldılar. Hep birlikte içeri geçtiler ve Ayşe Hanımın çağırması üzerine yemeğe oturdular. Ayşe Hanım tabi ki bizi unutmayıp yemeklerimizi verdi. Yemekten sonra çocuklar hemen salona koştular. Babaları bu sefer onlara sadece bir kutu çikolata almıştı çünkü akan çatıyı onarmak için malzemeler alması gerekmişti. Ama çocuklar durumu anlayıp babalarını anlayışla karşıladılar. Çikolatalarını yedikten sonra yatma vaktinin geldiğini fark edip koşarak odalarına çıktılar.

Anneleri çocuklar yattıktan sonra onları kontrol etmeye çıktı çocuklar kendi odalarında değildi. Ayşe Hanım kendi odasına gittiğinde yatağa sıkışmış çocukları görüp gülümsedi. Hemen o da aralarına sokuldu. Hep birlikte uyumuşlardı. Herkes uyuyunca Tekir ve ben de hemen onların yanına gelmiştik. Artık çatıdan su damlamıyordu. Bunu fark edip biz de hemen onların arasına girdik.
Evet bir gün daha bitmişti. Belki diğerleri gibi çok fazla şeye sahip değillerdi ama onlarda diğerlerinde olmayan en önemli şey mutluluk ve bağlılık olmasıydı. Onlar böyle yaşamaya alışmışlardı ve asla üzülmüyorlardı. Azda olsa yiyecek ekmekleri, başlarını sokabilecekleri bir yuvaları can dostları ve de en önemlisi sağlıkları vardı. Sahip olduklarına şükredebiliyorlardı. Kısaca onlar için mutluluk her şeye bedeldi.
ELİF K./ZONGULDAK İMKB ANADOLU LİSESİ

MUTLULUĞUN FORMÜLÜ
Damı akıtan bir köy evi ve bununla yaşarken isyan etmeyen bir aile. Hatta mutlu bir aile. Peki ama nasıl?
İnsanı mutlu eden şey para mıdır yoksa maneviyat mı? Bana kalırsa mutluluk için her ikisinin dengelenmiş olması gerekiyor. Yalnızca para ile mutlu olmayı hedefleyenler için kötü bir haberim var. Para, bir şekilde bitecek, işte o para bittiğinde nasıl bir boşluğu düşülebileceğini sizler tahmin edilebilirsiniz. Bazı dost sandıkları, onun artık haberi olmasa bile, artık hasımı olur. Peki ya sadece maneviyat ile mutlu olmayı hedefleyenler… Onlar da sevdiklerinin ihtiyaçlarını alamadıkça içten içe çok üzülür.
İkisini dengeleyebilmek ise gerçekten zor, çok zordur. Ama şu şekilde olursa korkmayın; sevgi fazla para orta. Kimi birini fazla tutar kimi az...
Dengelersek ne olur peki? "MUTLULUĞUN FORMÜLÜ”
Mutluluğun formülünü açıklamak zor belki... Ancak her şeyi dengelersek buna ulaşabiliriz. Bu dengede sevginin fazla olması gerektiği unutulmamalıdır.
Küçük bir hatırlatma; tablodaki mutluluğu ikiye katlayan ailelerimiz de vardır... Orantılı artarak...
NİSA Y. Keçiören Atatürk İmam Hatip Lisesi



SOKAKTAKİ BİLET
Hava karanlıktı. Soğuk vücudumuzu ele geçirmişti, titriyorduk. Babam etraftan odun toplamaya çalışıyordu. Biz de ona yardım ediyorduk. Odunu inşaatların olduğu bölgelerde arıyorduk. Yeterince odunu topladıktan sonra evimize geldik. Evimiz ufak bir gece kondu idi. İçerde babaannem, annem, küçük kardeşim Ilım ve büyük ablam Ayşe vardı. Dedemizi gecen sene vefat etmişti.
Maddi durumumuz çok iyi diyemezdim, bazen yiyecek ekmeği zor buluyorduk. Babam hamallık yaparak geçimimizi sağlamaya çalışıyordu.
Her ne kadar şartlarımız zor olsa da biz halimizden şikayetçi değildik.

Paramız yoktu ama hep beraberdik. Eve geldikten sonra odunları sobaya doldurup yaktık. Herkes bir an önce yatmak istiyordu. Üşümüştük, yatakta ısınmak istiyorduk. Bu nedenle evimizin tek yatağına ailecek yattık. Hep birlikte hep gönlümüzü hem vücudumuzu ısıtabiliyorduk. Gazete kağıdıyla kapatmaya çalıştığımız camdan içeriye soğuk hava geliyordu. Sobaya rağmen oda bir türlü ısınmıyordu. Birbirimize daha çok sarılıyorduk. Sabah olduğunda havanın soğukluğundan eser kalmamıştı. Komşunun tavuğu pencereden içeri girmişti. Onun sesiyle uyandık. Babam işe gitti. Ancak her gün para kazanacağı bir işi olmadığından bazen eli boş geliyordu. O gün akşam da para kazanamamıştı. Yiyecek bir şey için babamı bekliyorduk.
Kardeşlerim açtı. Babaannemin şekeri düşmüştü. Ancak o da eli boş
gelmişti. Bugün de yemekte sadece ekmek olacaktı. Son kalan beş liramızla ekmek almaya gittim. Ekmek aldıktan eve gelirken yerde bir piyango bileti buldum. Onu yerden aldım. Aslında çıkacağına ihtimal vermiyordum ama ümitte etmeden duramıyordum. Eve gelir gelmez babama söyledim. Piyango bugün çekiliyordu. Ben de sonuçlarına bakman için kahveye gittim. Herkes benim gibi elinde bir piyango bileti bekliyordu. Sonuçlar açıklamaya başladı. Etraftan "Tüh be!" sesleri yükselmeye başlamıştı. Ben ise hala şaşkındım. Evet, kazanmıştım. Hiç bir şey demeden kahveden çıktım ve eve koştum. Babama söyledim, önce inanmadı. Daha sonra hep beraber havalara uçtuk. Artık maddi sıkıntılarımız kalmamıştı .
BİLAL G.
Keçiören Atatürk İmam Hatip Lisesi

AİLE
Aile sevmek demek,
Aile mutlu olmak
Aile tatlı bir heyecan,
Aile iyi bir gün.
Aile sevmek demek,
Aile mutlu olmak
Kimisi çalışır,
Kimisi uğraşır.
Bizim küçük dostumuz,
Hep oynar bizimle
Severiz okşarız,
Kötü bir şey yok bizde.
Fatma Zahide T.
Keçiören Atatürk İmam Hatip Lisesi
SAADETİN RESMİ
Birkaç tane insan, üstlerinde dam
Ve hisleri toplayan bir büyük endam
Üflenen nefesle, arınan hava,
Mutlu olmaya hep müsait ortam
Tahayyülü bile şahane yuva.
Etraf değil fakat gönüller rahat.
Çatıdan sızan her damlaya inat,
Gözlerdeki yağmur, sevinçten yağar.
Bütün kulaklara küpe, bir ispat:
Saadet, bir küçük odaya sığar.
Pencereye konan kuşun sesi var.
Güneş vasfındaki parlak çocuklar,
Tamamen çıkarır, tadını anın.
Pencere açanın, ne gayesi var?
-Aydınlatılması gerek dünyanın.
Kalbi dinledikçe yaşanır hayat.
Hissin fezasında, yazılan lügat;
Saadet, yer bulur, sevgi isminde.
Zaten yeri ne bir dudakta vaat,
Ne boş bir duvarda, dekor resminde.
M. Baha M.
Keçiören Atatürk İmam Hatip Lisesi
MUTLULUĞUN RESMİ
İnsanı ne mutlu eder? İnsan mutlu olmak için ne yapmalıdır? İnsan nasıl mutlu olur? Akşam başını yastığa koyduğunda huzurla gülümsemek için insan, neye ihtiyaç duyar?
Çoğu insan için para, mutlu olmanın en önemli şartı. Zaten günümüz insanı; kapitalist sisteminde tüketim çılgınlığının esiri olmuş durumda. Ancak bitmek bilmeyen ihtiyaç listesi, sürekli yeni çıktığı için değişmesi gereken eşyalar bize sahip olduklarımızın yetersizliğini kanıtlıyor. Alıyoruz, aldıkça alıyoruz ama bunlar bizi mutlu etmiyor. Çünkü insanoğlu her zaman tamahkardır. Bu nedenle parayla aldıkları ona anlık haz verse de mutluluk veremez. İnsan, yaş aldıkça olgunlaştıkça anlıyor ki milyonluk saatte zamanı gösteriyor, iki üç liralık saatte. Başımızı soktuğumuz evler ancak içinde sevdiklerimizle zaman geçirdiğimizde yuva oluyor. Bir oda dolusu paranız
olsa dahi o parayı harcayacak sağlığınız yoksa bir anlam kazanmıyor.
İnsanı mutlu eden kendisini seven değer veren bir ailedir. Bir bakış, içten gülümse, sevgiyle pişirilmiş bir tas çorba… Dianne Dengel’in resminde olduğu gibi. Gazeteyle kapatılmaya çalışılmış bir pencere önünde evin tek yatağında huzurla uyuyan bir aile. Yüzlerindeki tebessümden herkesin mutlu olduğunu hissedebiliyoruz. Aslında mutluluk, insanın bakış açısında… Gördüğü her şeyde kötülük, kusur, açık arayan kişi hiçbir zaman mutlu olamaz. Mutluluk güzel görmek, güzel düşünmek ve kanaatte gizli. Sahip olduğumuz evlatlar, dostlar, yakınlar… Ve onlarla biriktirdiğimiz güzel anılar. Zaten dertler, paylaştıkça azalır; mutluluk paylaştıkça artar. Reyhan B.
Keçiören Atatürk İmam Hatip Lisesi
MUTLULUK
Sevgi, huzur dolu yıllar bırakılır çocukluğa.
Derin bir iç çekildikten sonra anımsanır mutluluğun resmi, parmak uçlarına değen gözlerin utandırması kadar masum ve temiz.
Oyunlar oynayışta yorgunluktan dalınan rüyalar, anlatılan mutlu sonlu masallar.
Belki sadece alınamayan eşya için dökülen yaşlar.

Güven veren bir anne kucağı; güç, şefkat veren baba ocağı.
Ne güzel şeyler bırakılır geçmişe, çocukluğa.
Anlam verilemeyen kötü davranışlara, ne kadar da masumcasına.
Düşüp kanayan diz kadar aslında hiç de acı olmadığına.
Ne de güzel geçer ya o yıllar ne de mutluluk verir hatırlayınca,
Bir şekerin bir çocuğa verdiği dünyalar kadar mutluluk işte umarsızca.
Mutluluk işte umarsızca.
Nurten T.
Şehit Adem Özen Anadolu Lisesi
Günlerden bir gün bu ailenin babası kasabaya gidip ormanda toplamış olduğu odunları satmaya gitmiş. Odunları alan bir müşteri, ailenin babasına merakına yenik düşüp ‘Nasıl bu kadar mutlu olabiliyorsunuz?’ demiş. Adam bu soru karşısında gülmüş ve şöyle cevaplamış ‘Bir ailenin olması gerektiği gibi vakit geçiriyoruz’ .Bu cevap karşısında adam şaşırmış.

çünkü ailesiyle nasıl vakit geçireceğini bilmiyormuş. Sonra adama ‘Siz nasıl vakit geçiriyorsunuz?’ diye sormuş. Adam ise şöyle cevap vermiş. ‘İşlerimizi hallettikten sonra o günkü duygularımızı birbirimizle paylaşıyoruz. Eğer kötü bir gün ise birlikte üstesinden geliyoruz. Daha sonra oyunlar oynayıp o gün olan yemeğimizi yiyip şükrettikten sonra hep birlikte yatıyoruz.’ demiş ve oradan ayrılmış. Bu cevaptan sonra adam düşünmüş. O, ailesiyle vakit geçirmiyormuş, çocuklarına bağırıp onları kendinden uzaklaştırıyor ve karısına hiç değer vermiyormuş. O günden sonra her şeyin para olmadığını elindekinin kıymetini bilmediğini anlamış.

M.ELİF
Keçiören Atatürk İmam Hatip Lisesi



Mutluluk
Mutluluk, her insanın ulaşmak istediği bir histir. Mutluluk ile yaşamanın bir ilişkisi olmalı çünkü mutlu olmayan insan yaşamaktan da zevk almaz.
İnsanın mutlu olmalarının yollarından bazıları hayata karşı ne olursa olsun pozitif davranması ve başkalarının yaşamlarını değil kendi yaşamına odaklanması. Aslında hayatın her anı mutluluk dolu olabilir. Sevdiğimiz bir insanla sohbet ederken, şarkı söylerken, kitap okurken, sevdiğimiz bir aktiviteyi yaparken, sokakta bir yetimin karnını doyururken. Denis Diderot’un da dediği gibi “Başkalarına mutluluk sağlayabilen insan, mutludur.
İşin özeti mutlu olmak para ile satın alınabilen bir şey değil tüm insanların mutlu olmaya ihtiyacı vardır. Hayatımızdaki en ufak şeyler bile bizim mutlu olmamızı sağlayabilir. Yeter ki hayatta mutlu olmaya çabalayalım.
NUSRET KAAN O./ZONGULDAK İMKB ANADOLU LİSESİ
MUTLULUK YANIMIZDA
Henüz çok gençken, hayatın sürprizlerle dolu bir yer olduğunun bilincinde değilken, sıradan bir günde her gün gittiği yoldan üç senedir okuduğu okula gidiyordu, Hayatının o gün ani bir şekilde değişeceğinin farkında olmadan yine aynı yoldaydı.
Mehtap o gün gereğinden erken kalkmıştı. Alarmının çalmasını beklerken üst kata çıkıp mutfağın gün doğumunun yeterli derecede izlenebilecek, iki sandalye etrafında küçük renkli çiçeklerle doldurulmuş saksılar olan küçük balkonunda hava almak istedi. Gıcırdayan ahşap merdivenden annesini uyandırmamak için sessizce inmeye çalışsa da eskimiş, yıllardır yağlanmamış merdivenler buna izin vermedi. Bu sesi katlanılamaz bulduğundan hızlıca yukarı çıktı.

Yıllar önce girdiği sınavı kazanabilmek için uyanık kalmak amacıyla kendini zorla kahveye alıştırmıştı. Bu alışkanlığını bırakamadığı için o gün de kendine sıcak bir kahve yaptı. Manzaranın büyüsüne kapılarak kahvesini yudumladı. Oldu olası gün doğumlarını batışından daha çok sevmiştir Mehtap. Gecenin karanlığına, umutsuzluğuna yaşam getirdiğini düşünür gün doğumunun.
Erken kalktığı günlerde kendini üzerinden tır geçmiş gibi hissederken o gün nedense enerjik ve umut doluydu. Bunu gün doğumunu izlemesine hatta kahvesinin daha lezzetli olmasına bağlamıştı. Tabi bir daha asla unutamayacağı bir güne uyandığını bilmiyordu.
Sıradan günlerde uyandığı saate yaklaşmıştı. Yavaşça odasına geri döndü ve üstünü giyindi. Henüz vaktin erken olmasına karşın hissettiği güzel duygular onu evden erken çıkmaya iteledi. Eskimiş apartmanlarının önünden sokak kedilerine dün akşam yedikleri yemekten kalanları verdi. Zaten yemek yemeyi sevmiyordu bu yüzden yardıma muhtaç hayvanların doyması, onu daha çok mutlu ediyordu.
Evi ile okulu arasındaki mesafeyi bilmiyordu açıkçası merak da etmiyordu. Eğer evden erken çıktıysa yavaş yürüyeceği için on iki şarkıda giderdi. Ama bazı günler geç kalırdı. Rekoru beş şarkıydı fakat o gün aklını kurcalayan düşünceler yüzünden müzik çalarını çalıştırmayı unutmuştu.
Okula vardığında herkes yeni yeni gelmeye başlamıştı. Arkadaşlarından kimseyi görmemişti henüz etrafta. Sınıfa vardığında kaloriferin yanına yanaşmış düşünceli gözüken arkadaşı Burhan'ı gördü. Çantasını sırasına bırakıp yanına gitti. Sohbet ederken Burhan’ın ailesinin sürekli kavga ettiğini, evlerinde büyük bir geçimsizlik yaşadıklarını öğrendi. İçinden bir kere daha şükretti ailesine. Elinden geldiğince arkadaşını teselli etmeye çalıştı. Kendini bildi bileli tavsiye vermekte berbat olduğunu düşünmüştür ama Burhan onun bütün kötü günlerinde yanında olup destek çıktığı için elinden geleni yaptı Mehtap.
Bütün gün derslerinde başarılı olup öğretmenlerinin gözüne girmişti. Bu nedenle gönül rahatlığıyla arkadaşlarına dışarıda vakit geçirme teklifinde bulundu. Diğerleri zaten Mehtap kadar dersleri önemsemediği için bu fikre sıcak baktılar.
Uzun süre ne yapacakları hakkında düşündüler. Birden Mehtap'ın aklına sabah Burhan ile olan sohbeti geldi. Madem bir şeyler yapmak istiyorlardı, aynı zamanda zor bir dönemde olan arkadaşının da moralini düzeltecek bir şey olmalıydı. Sahile gitmenin onun içini açacak bir aktivite olabileceğini düşündü Mehtap. Burhan aralarından tuvalete gitmek için ayrıldığında, hızlıca arkadaşlarının yanına gitti ve sınıftakilerin duymaması için usulca düşüncesinden bahsetti. Gruptaki herkes bu fikri onayladı ve Mehtap'ın bu denli düşünceli olmasını takdir etti. Mehtap ise mahcubiyetin getirdiği pembe yanaklarla teşekkürlerini dile getirdi.
Okullarının yanındaki marketten atıştırmalık bir şeyler aldıktan sonra dolmuşa bindiler. Sahil büfeleri onlara her zaman pahalı geldiğinden, istediklerini marketten almayı tercih ederlerdi çoğu zaman.
Geçirdikleri vakit boyunca hayatlarındaki olumsuzlukları bir kenara bıraktılar ve bol kahkahalı zaman geçirdiler. Vakit geç olmaya başladığında, her ne kadar istemeseler de eve dönüş yollarını tuttular. Fakat Mehtap, havanın güzelliğinden olsa gerek, eve dönmek istemiyordu. Aslında hayatı boyunca evcil bir insan olduğunu düşünmüştü. Bunun üstüne fazla düşünmek istemedi. Ne yapacağını ya da ne istediğini bilmeden yürüyordu sokakta. Köşede küçük bir kütüphane gördü ve bir an bile düşünmeden girdi içeri. Sanki bir his yönlendirmişti. Kütüphanenin yeni ciltlenmiş kitap kokusu sardı etrafını, yüzünde bir gülümseme oluştu. Rafların arasında dolaşırken eli tozlu bir rafta unutulduğu çok belli olan bir kitaba gitti. Hemen oracıkta ilk sayfalarından itibaren göz gezdirmeye başladı, dayanamadı bir sandalye bulup okumaya başladı. Okudukça okudu, zaman ilerledikçe ilerledi. Ardından kütüphanecinin sesini duydu. Kapanma saati gelmişti.
Kitapla arasında bir bağ oluştuğunu hissetti, sımsıkı tutarak görevli kişinin yanına gitti. Elindeki kitabı görünce kütüphane sahibinin yüzünde bir gülümseme oluştu. Mehtap kendine hâkim olamayarak karşısında gözleri parıldayan kadına bu kitabı onun da okuyup okumadığını sordu. Tahmin ettiği gibi de oldu: kitabı okumuştu. Görevli kadın ona, çok şanslı olduğunu, hafızasının silinip bu kitabı tekrar okuyabilmesi için sahip olduğu çoğu şeyden vaz geçebileceğini söyledi. Bu cümleler karşısında daha da heyecanlanan Mehtap, ilgisi için teşekkürlerini sunup oradan ayrıldı.
Eve geldiğinde akşam yemeğini yemeden odasına indi ve soluksuz bir şekilde kitaba devam etti. Annesi onun bu haline anlam veremese de kurcalamak istemedi çünkü kızının okumaya meraklı olması onu mutlu etmişti.
Gecenin ilerleyen saatlerinde Mehtap kitabı neredeyse yarılamıştı. Sonradan aklına o ana kadar hiç gelmeyen bir şey geldi. Bu kitap bitince ne olacaktı? Onu bu kadar derinden etkileyen bir kitaptan vazgeçmek onun için zor olacaktı, ara vererek okumayı düşündü ama sonunu merak da etmiyor değildi. Uykusu gelmeye başladığından akışına bıraktı.
Ertesi gün yine erken kalktı. Dünkü gibi olmasını umarak hızlıca üstüne sabahlığını geçirdi ve yukarı çıktı. Fakat hava kapalı ve yağmurluydu. Bu beklemediği bir şeydi. Umudunu yine de kaybetmedi, kahvesini hazırladı ve terasa çıktı. Üzerinden buharlar çıkan kahvesini içmek üzereyken elinden kaydı. Kıyafetlerine ve halıya döküldü. Kahvenin sıcaklığı canını yakmıştı. Güne böyle başlamak Mehtap'ı gerçekten üzmüştü. O an evde olmak onu mutsuz ediyordu.
Kıyafetlerini giydi, hızlıca evden çıktı. Her gün dışarıda gördüğü sokak hayvanlarını da göremedi. Her şey kötü gidiyordu. Dünün böyle güzel geçmesinin ardından bugün olanlar onu gerçekten üzmüştü.
Hızlıca okula gitti. Üzgünken aklını boşaltmak için hızlı yürürdü. Okula gereğinden erken varmıştı. Sessizce sırasına oturdu ve kitabını çıkardı ve okumaya başladı. Arkadaşları Mehtap'ta bir sorun olduğunu hissetmiş olacak ki yanına geldiler. Fakat Mehtap o an yalnız kalmak, kitabını okumak istiyordu. Bunu arkadaşlarına söylerse kırılacaklarını bildiği için bir şey söylemedi. Günü hızlıca atlattıktan sonra içinden dün gördüğü kütüphane görevlisini ziyaret etmek istedi. Buna karşı koymak için bir neden aramadan kütüphanenin yolunu tuttu. Kadın onu görünce gülümsedi. Mehtap da aynı samimiyet ile karşılık verdi. Görevli kadın, neden geldiğini sormadı Mehtap'a güzel tavsiyelerde bulundu ve kitaba devam etmesini söyledi. Mehtap dönüş yolunda konuşulanları iyice düşündü. Görevli kadının bilgeliği onu etkilemişti. Eve girdiğinde annesinin yanına giderek sohbet etti ve gününün nasıl geçtiğini sordu. Bir şeyler atıştırdıktan sonra odasına indi ve kendini yeniden kitaba gömdü. Çok az sayfası kalan kitabı o gün bitireceğini biliyordu. Her kelimeyi özenle okudu, her cümleden anlamlar çıkardı.
Hızlıca okula gitti. Üzgünken aklını boşaltmak için hızlı yürürdü. Okula gereğinden erken varmıştı. Sessizce sırasına oturdu ve kitabını çıkardı ve okumaya başladı. Arkadaşları Mehtap'ta bir sorun olduğunu hissetmiş olacak ki yanına geldiler. Fakat Mehtap o an yalnız kalmak, kitabını okumak istiyordu. Bunu arkadaşlarına söylerse kırılacaklarını bildiği için bir şey söylemedi. Günü hızlıca atlattıktan sonra içinden dün gördüğü kütüphane görevlisini ziyaret etmek istedi. Buna karşı koymak için bir neden aramadan kütüphanenin yolunu tuttu. Kadın onu görünce gülümsedi. Mehtap da aynı samimiyet ile karşılık verdi. Görevli kadın, neden geldiğini sormadı Mehtap'a güzel tavsiyelerde bulundu ve kitaba devam etmesini söyledi. Mehtap dönüş yolunda konuşulanları iyice düşündü. Görevli kadının bilgeliği onu etkilemişti. Eve girdiğinde annesinin yanına giderek sohbet etti ve gününün nasıl geçtiğini sordu. Bir şeyler atıştırdıktan sonra odasına indi ve kendini yeniden kitaba gömdü. Çok az sayfası kalan kitabı o gün bitireceğini biliyordu. Her kelimeyi özenle okudu, her cümleden anlamlar çıkardı. Sonunda kitap bitmişti. İçinde öyle garip bir his vardı ki, kendisine bile açıklayamadı durumu. Artık diğer insanlar gibi görmüyordu kendince, bambaşka bir gezegendeydi ona göre. Hayatının tamamen değiştiğine inandı.
Ertesi gün, dün gece yaşadığı ani duygulardan olacak ki zihinsel olarak yorulmuştu ve erken kalkamamıştı. Alarmı duydu ve uyandı, o gün terasa çıkmadı. Manzarayı merak etmiyordu.
Giyindi ve evden çıktı. Hâlâ okuduklarının etkisindeydi .Okula geldiğinde arkadaşlarıyla sohbet etmeye koyuldu. Burhan'ın ailesinin sorunlarının yok denecek kadar azaldığını öğrendi. Buna o kadar sevinmişti ki, söyleyecek kelime bulamadı ilk duyduğunda fakat yine aynı gün, diğer arkadaşı Serra'nın yakın bir akrabasının vefat ettiğini öğrendi. Saatler önce Burhan için sevinirken şu an Serra’ya bu kadar üzülmesi ona hayatta her zaman inişler ve çıkışlar olduğunu öğretti. Bilgi olarak bunu zaten biliyordu, fakat bizzat yaşamak Mehtap'ı şaşırtmıştı.
Okul çıkışı yeniden aynı kütüphaneye gitti. Kitabı iade ederken görevli kadınla arasında konuşmadan bir bağ kurduklarını hissetmişti. Kütüphanenin kokusunu içine çekerek ayrıldı. Ve daha önce fark etmediği bir kahve dükkanı gördü. İçeri girdi, her zaman içtiği kahveden isteyecek iken duraksadı ve satıcıya hangisini önerdiğini sordu. İçindeki tarifsiz huzurla evin yolunu tuttu.
ŞEVVAL EKİN Y./ ZONGULDAK İMKB ANADOLU LİSESİ

Mutluluk İçin Sevgi
Bir varmış, bir yokmuş... Olmayan bir kıtanın olmayan bir ülkesi varmış. Bu ülkeyi bir kral yönetir, oğluyla beraber sarayında yaşarmış. Halk kraldan çok memnunmuş, çünkü kral adaletli, iyi kalpli ve işinde iyi bir adammış. Ama oğlu ona hiç benzemiyormuş. Kendisi memnuniyetsiz, sahip olduklarının değerini bilmeyen bir prensmiş. Babası bir gün yönetme sırasının ona geleceğini, işleri öğrenmesi gerektiğini söylemiş. Ama prens bu duruma hiç sevinmemiş çünkü o hep daha güzel yerlere gitme planları kurarmış. Kral çocuğunun bu huylarını bildiği için ona mutlu olmayı, kıymet bilmeyi öğretmek istemiş. En sonunda oğlunu ülkesinin en mutlu şehrine göndermeye karar vermiş.
Bu şehirde insanlar çok yardımsever, misafirpervermiş. Olaylara hep pozitif yönünden bakarlar, güler yüzlü davranırlarmış. Prens şehre gelince şehri gezmeye karar vermiş. Sokaklardan geçiyor, etrafı inceliyormuş. Çocuklar neşe ve kahkahalar içinde oynuyor, karşılaşan insanlar hep birbirini tanıyor, selam veriyorlarmış. Prens gezerken herkes onun buranın yabancısı olduğunu fark edip bir şeyler ikram etmeye, tanışmaya çalışıyorlarmış. Prens çok şaşırmış. "Benim kötü biri olmadığımı bilmeden nasıl bunları sorabiliyorlar?" diye düşünüyormuş. Prens burada bir süre yaşamaya devam etmiş. Halk prensi prens de halkı sevmiş çünkü prens burada kaldığı günler boyunca bir şey fark etmiş.



Burada insanların iyi veya kötü, zengin veya yoksul olunmasıyla ilgilenilmiyormuş. Çünkü bu şehirdeki insanların farkı, göstermekten çekinmedikleri sevgileriymiş. Çünkü bu insanların farkı, diğer insanların aksine farklı olan şeyleri de sevip kabullenmeleriymiş. Buradaki gökyüzü bile gülümsermiş insanlara, çünkü insanlar sadece güneşli havayı değil, ondan farklı olan tüm havaları da severmiş.
Buradaki insanlar bir çıkar için sevmiyorlarmış hayvanları, bitkileri ve insanları. Bu şehirde saf sevgi varmış. Bu yüzden zorlukların üzerinden hep beraber gelirlermiş. Bitmeyen mutlulukları buradan doğuyormuş meğer, sevgileriyle aştıkları zorluklarından.
Bunları fark ettikten sonra o eski değer bilmeyen prens gitmiş, yerine etrafındakilerle beraber olduğu için mutlu olan bir prens gelmiş. Prens en sonunda babasını çok özlediğini fark etmiş ve dostlarıyla vedalaşarak şehrine geri dönmüş. Babası oğlundaki bu değişimi fark etmiş ve gitmesinin onu iyi etkilediğini fark etmiş. Amacına ulaştığına sevinmiş.
Gün gelip prens tahta geçince halkını olduğu haliyle, farklılıklarıyla kabul etmiş. İşini, halkını sevdiği için yapıyor ve bu yüzden mutlu oluyormuş. Prensin aldığı en büyük derste buymuş işte; mutlu olmak mucizevi ya da sihirli bir şey değilmiş, mutlu olmak bir seçimmiş. Prens sevmeyi seçmiş, karşılıksız, çıkarsız, önyargısız. Prens mutlu olmak için, mutlu bir yaşam için sevmeyi seçmiş.
İrem C. / ZONGULDAK İMKB ANADOLU LİSESİ


MUTLUĞUN FORMÜLÜ
-Merhaba Zeynep!
- S... Sen de kimsin?
- Lütfen soru sorma sadece beni takip et.
-Ta…Tamam
Yavaş adımlarla ilerledim. Bedenimi saran korkudan karnıma ağrılar girmiş, ellerim buz kesmişti. Nereye gittiğini bilmediğim bir tünelin içine girdim. Neresiydi burası? Neden gelmiştim? Kafamda binlerce soru vardı. Her şey çok karışıktı. Sonunu bilmediğim bir yolda belirsizlik içinde yürürken karşımda bir çocuğun olduğunu gördüm. Kimdi bu? Nerden gelmişti şimdi? Korku içinde biraz daha yaklaştığımda çocuğun gözlerinin görmediğini fark ettim. "Merhaba" dedim. Karşılık alamayınca beklemeye başladım. Aslında ona sormak istediğim içimi kemiren bir soru vardı. Ama bunu ona nasıl soracaktım? Beni yanlış anlar mıydı? İçimde beliren cesaret hissiyle sormaya karar verdim. "Sana bir soru sormak istiyorum aslında. Gözlerinin görmediğini fark ettim. Dünyayı, doğayı görememek zor değil mi? Oysa sana baktığımda ne kadar mutlu görünüyorsun. Ama insan bu kadar zorlukla nasıl mutlu olabilir ki ?" Dedim. Hafifçe gülümsedi. Ve ekledi : "Haklısın ama benim gözlerim görmese de kulaklarım çok iyi duyar. Şimdi senden tek istediğim gözlerini kapatman ve şu kuş cıvıltılarını dinlemen.


Bak duyuyor musun? Ne kadar huzur verici, ne kadar güzel… İnsan bu durumda mutsuz olabilir mi? Bir kuş cıvıltısının verdiği huzur bile mutlu olmaya yeter. Çünkü mutluluk denen şey ulaşılması güç olan bir şey değildir. Aksine insanın mutlu olmasını gerektiren birçok şey var. Yani demek istediğim şu: Biz mutluluğun kapısını çalmayız. Mutluluk zaten her yerde karşımıza çıkar. Yapmamız gereken tek şey o kapıyı aralamak. Ve inan bunu yaptığında her şeyin çok daha güzel olacağını göreceksin. Zaten hayat mutsuz olmak için sence de çok kısa değil mi ?"
Kan ter içinde uyandığımda saat sabah 5’i gösteriyordu. Hava aydınlanmamış, dışarısı zifiri karanlıktı. Hala görmüş olduğum rüyanın etkisinden çıkamamış, kendime gelememiştim. Gördüğüm rüya o kadar gerçekçiydi ki bunu benim görmüş olmam tesadüf olamazdı. Şimdi düşünüyorum da çocuk ne kadar da haklıydı... Geçmişte olur olmadık şeylere üzülmüş, kendimi yıpranmıştım. Oysa dışarıya bakınca bile mutlu olmamız gereken sebepler varken bu kadar üzülmenin kime ne faydası vardı? Artık anlamıştım. Biz mutluluğu yakalayamazdık. O zaten bizim içimizdeydi. Ve onu yeşertmek de yine bizim elimizdeydi...
Nehir O./ ZONGULDAK İMKB ANADOLU LİSESİ


O ZAMAN
Para pul yoktu ama sevgi vardı
Bir çatının altında kaç insan vardı?
O zaman kalbimiz doluydu, cebimiz değil
O zaman biz çok mutluyduk.
Bir yatakta yatardık hepimiz
Bir de tavuk ve köpeğimiz
O zaman evimiz küçüktü ama
O zaman biz çok mutluyduk.
Para nedir bilinmezdi, sevgi vardı
Şimdi ise sevgi nedir bilinmez oldu
O zaman biz güzel sözler söylerdik birbirimize
O zaman biz çok mutluyduk.
Y. Emre D.
Şehit Osman KARAKUŞ Anadolu İmam-Hatip Lisesi


- < BEGINNING
- END >
-
DOWNLOAD
-
LIKE(2)
-
COMMENT()
-
SHARE
-
BUY THIS BOOK
(from $22.79+) -
BUY THIS BOOK
(from $22.79+) - DOWNLOAD
- LIKE (2)
- COMMENT ()
- SHARE
- Report
-
BUY
-
LIKE(2)
-
COMMENT()
-
SHARE
- Excessive Violence
- Harassment
- Offensive Pictures
- Spelling & Grammar Errors
- Unfinished
- Other Problem

COMMENTS
Click 'X' to report any negative comments. Thanks!